Öğretmenlerden madencilere: Son çare açlık grevi
23 Haziran 2026
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve mülakat mağduru öğretmenler Ankara'da dokuz gündür açlık grevinde.
Taban maaş hakkının geri getirilmesini, güvenceli çalışma koşullarını ve eğitim alanında verilen sözlerin tutulmasını talep eden öğretmenler, açlık grevini polis müdahaleleri ve gözaltılara rağmen sürdürüyor.
Son olarak Madenci Anıtı'na yürümek isteyen öğretmenlere polis müdahale etti. Bazı öğretmenler ve eyleme destek veren yurttaşlar biber gazından etkilenirken beş öğretmen gözaltına alındı.
Öğretmenlerin eylemi, son dönemde emek hareketinde yeniden gündeme gelen bir protesto biçimini de öne çıkardı: Açlık grevi.
Açlık grevindeki kişilere yönelik polis müdahaleleri ise son günlerde yalnızca protesto hakkı değil, sağlık ve insan hakları boyutuyla da tartışılıyor.
İşçi eylemlerinde neden yeniden gündemde?
Türkiye'de açlık grevleri uzun yıllar özellikle cezaevlerinde yoğunlaştı. Buna karşın işçi hareketinde de zaman zaman başvurulan bir yöntem oldu. Ancak grev, iş bırakma ve fabrika işgali gibi geleneksel mücadele araçlarının gölgesinde kaldı.
DW Türkçe'ye konuşan çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, son dönemde madenciler ve özel sektör öğretmenleri gibi ses getiren bazı emek eylemlerinde açlık grevlerinin öne çıktığını, ancak bunun açlık grevinin yaygın bir emek eylemine dönüştüğü anlamına gelmediğini belirtiyor.
Çelik'in aktardığına göre Emek Çalışmaları Topluluğu'nun 2015-2024 dönemini kapsayan araştırmalarında yaklaşık 7 bin 500 genel ve işyeri temelli işçi-emek eylemi tespit edildi. Aynı dönemde kaydedilen açlık grevi sayısı ise 23 oldu. Verilere göre 2015, 2017 ve 2018 yıllarında ikişer, 2019'da dört, 2020'de beş, 2024'te ise iki açlık grevi eylemi kaydedildi. 2021, 2022 ve 2023 yıllarında ise açlık grevine rastlanmadı.
Araştırmalarda iş bırakma, grev, yürüyüş, protesto ve basın açıklaması gibi geleneksel eylem biçimleri baskınlığını koruyor. Çelik, açlık grevlerinin emek hareketinde hâlâ istisnai ve olağan dışı bir eylem türü olduğunu ifade ediyor.
Bununla birlikte Çelik, son dönemde bazı dikkat çekici işçi eylemlerinde açlık grevlerine başvurulmasının bu yöntemi yeniden görünür kıldığını söylüyor. Çelik, 2026'da şimdiye dek altı açlık grevinin tespit edildiğine dikkat çekiyor. Bu sayı, 2024 yılının tamamında kaydedilen iki açlık grevinin üç katına karşılık geliyor.
2024 yılında Manisa Soma'daki Fernas Madencilik işçileri ücret ve sendikal hak talepleriyle başlattıkları Ankara yürüyüşü sırasında açlık grevine gitti. Aynı yıl Polonez işçileri de sendikalaşma nedeniyle işten çıkarıldıklarını belirterek dönüşümlü açlık grevi yaptı.
2026 yılında ise haklarını alamadıklarını söyleyen Doruk Madencilik işçilerinin Ankara'daki eylemleri açlık grevine dönüştü. Edirne'de Özşen Madencilik işçilerinin direnişlerinin 26'ncı gününde yeraltında başlattığı açlık grevi de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Bugün Ankara'da açlık grevindeki özel sektör öğretmenleri ve mülakat mağduru öğretmenler de bu zincirin son halkasını oluşturuyor.
"Bir işçi neden aç kalmayı göze alır?"
Çelik'e göre açlık grevlerinin son dönemde daha fazla dikkat çekmesinde, bazı işçi eylemlerinin karşılaştığı engellemeler ve mücadelelerin çözüm üretmekte zorlanması da etkili.
"Son dönemdeki eylemlerde son derece meşru taleplere ve protesto eylemlerine karşı kullanılan şiddet ve engelleme eylemcileri çaresiz bırakmakta ve son çare olarak açlık grevlerini gündeme getirmektedir."
Çelik, açlık grevlerinin emek hareketinde görülebilen mücadele yöntemlerinden biri olduğunu ancak genellikle diğer eylem biçimlerinden sonuç alınamadığı ya da alınamayacağının düşünüldüğü durumlarda gündeme geldiğini belirtiyor.
Ana akım sendikalar tarafından yeterince sahiplenilmeyen ya da kamuoyunda yeterince görünürlük kazanamayan mücadelelerin çözüme ulaşmasının da zorlaştığını söyleyen Çelik, bu durumun zaman zaman açlık grevi gibi daha sert eylem biçimlerini gündeme getirebildiğini ifade ediyor.
Açlık grevi vücutta neye yol açıyor?
DW Türkçe'ye konuşan adli tıp ve insan hakları uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer, açlık grevlerinde vücudun önce karbonhidrat depolarını, ardından yağ dokusunu tükettiğini, süreç uzadıkça ise proteinlerin parçalanmaya başladığını anlatıyor. Biçer'e göre açlığın ilk iki haftasında kişi yaşamını sürdürebilse de bu dönemde halsizlik, hareketlerde yavaşlama, mide ve sindirim sistemi sorunları ortaya çıkabiliyor.
İkinci haftadan sonra tansiyon düşüklüğü, nabızda yavaşlama, kas güçsüzlüğü ve denge sorunlarının belirginleştiğini ifade eden Biçer, üçüncü haftadan itibaren riskin ciddi biçimde arttığını belirtiyor.
"Üç haftadan sonra kaynakların tükenmesi, kalp dolaşım sistemi üzerindeki etkileri nedeniyle kişiyi ani ölüme götüren klinik değişikliklere yol açabilir."
Biçer, açlık uzadıkça bağışıklık sisteminin de zayıfladığını, bunun enfeksiyon riskini artırdığını ifade ediyor. Enfeksiyonlara bağlı ağır tabloların da yaşamı tehdit edebileceğini söylüyor.
Polis müdahalesi ek risk yaratıyor mu?
Öğretmenlerin eylemlerinde son günlerde polis müdahaleleri de gündeme geldi. Biçer, açlık grevindeki kişilere yönelik fiziksel müdahalelerin sağlık risklerini artırabileceğini belirtiyor. Travma ve kanama gibi sonuçların, enerji kaynakları giderek tükenen vücut üzerinde ek bir yük oluşturduğunu ifade ediyor.
"Bu açlık grevindeki insanlarda ek bir yük, ek bir sağlık problemine yol açıyor."
Biçer, açlık grevindeki kişilere yönelik şiddetin yalnızca sağlık riskleri nedeniyle değil, temel haklar açısından da değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. "Polisin toplumsal gösterilerde barışçıl taleplerde bulunan insanlara yönelik bu yöndeki saldırılarını, sağlık durumu kötü olup olmamasına bağlı olmaksızın işkence olarak nitelendiririm" diyor.
Yaşam hakkı mı protesto hakkı mı?
Açlık grevleri aynı zamanda yaşam hakkı ile protesto hakkının kesiştiği tartışmalı alanlardan biri olarak görülüyor. Biçer, Dünya Hekimler Birliği'nin Malta Bildirgesi'nde açlık grevlerinin intihar eylemi olarak değerlendirilmediğini belirtiyor.
Biçer'e göre bu eylemler, kişilerin taleplerini duyurmak ve müzakere zemini oluşturmak amacıyla başvurdukları bir protesto yöntemi olarak ele alınıyor. Hekimlerin temel görevinin ise açlığın yaratabileceği sağlık riskleri konusunda kişileri bilgilendirmek ve talep etmeleri halinde gerekli sağlık desteğini sunmak olduğunu ifade ediyor.
"Hekimlerin herhangi bir şekilde bilinçli, kendisiyle ilgili karar verme yeterliliği olan bir insana zorla müdahale etmesi istemi dışında müdahale etmesi hiçbir şekilde kabul edilemez."
Biçer, hem etik hem de hukuki açıdan kişinin özgür iradesine saygı duyulması gerektiğini, zorla müdahalenin kabul edilemeyeceğini söylüyor.
Açlık grevinin kökeni ne kadar eski?
Açlık grevi, modern işçi hareketlerinden çok daha eski bir protesto yöntemi. Araştırmacılar kökenlerini Orta Çağ İrlanda'sındaki hak arama geleneklerine kadar götürüyor. Modern siyasi açlık grevleri ise özellikle 20'inci yüzyıl başındaki İrlanda bağımsızlık hareketiyle yaygınlaştı. 1920'de Cork Belediye Başkanı Terence MacSwiney'nin, 1981'de ise IRA üyesi Bobby Sands'in açlık grevinde yaşamını yitirmesi, bu protesto biçiminin dünya çapında tanınan sembolleri arasında yer aldı.
Türkiye'de açlık grevleri uzun yıllar daha çok cezaevleriyle ilişkilendirildi. Özellikle 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan açlık grevleri, ardından 1990'lı yıllardaki cezaevi protestoları ve 2000-2003 yılları arasındaki F Tipi cezaevi eylemleri, açlık grevlerini ülke gündeminin önemli başlıklarından biri haline getirdi.
Açlık grevleri sonraki yıllarda cezaevlerinin ötesine taşarak farklı toplumsal mücadelelerde de görünür hale geldi. KHK ile ihraç edilen eğitim emekçileri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'nın eylemleri, avukat Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal'ın adil yargılanma talebiyle sürdürdükleri ölüm oruçları ile Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek'in ölüm oruçları, bu protesto biçimini yeniden kamuoyunun gündemine taşıdı.
Son yıllarda ise açlık grevleri, cezaevlerinin yanı sıra öğretmenlerden madencilere farklı emek gruplarının bazı mücadelelerinde de başvurulan bir yöntem olarak yeniden dikkat çekiyor.
Öğretmenler, talepleri karşılanana kadar açlık grevini sürdürmekte kararlı olduklarını söylüyor. Eylem, yalnızca eğitim alanındaki sorunları değil, bazı işçi ve emekçi gruplarının neden açlık grevini bir "son çare" olarak gördükleri tartışmasını da gündeme taşıyor.