1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git
Basın özgürlüğüTürkiye

Alican Uludağ'dan AYM başvurusu: Zincirleme hak ihlali

2 Nisan 2026

"Cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla tutuklanan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, AYM'ye başvurdu. Başvuruda tutuklama sürecinin "zincirleme" şekilde birden fazla temel hakkı ihlal ettiği savunuldu.

Ankara'daki Anayasa Mahkemesi binasının dışarıdan genel görünümü
Alican Uludağ, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulunduFotoğraf: Public Domain

"Cumhurbaşkanına alenen hakaret" suçlamasıyla 20 Şubat'ta tutuklanan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, avukatları aracılığıyla Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu.

Başvuruda verilen tutuklama kararı ve tutuklama kararına yapılan itirazın reddiyle birlikte Anayasa'da güvence altına alınan birden fazla temel hakkın ihlal edildiği savunuldu.

Bu kapsamda, Anayasa'nın 19'uncu maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, 26'ncı maddesinde yer alan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile 28'inci maddesindeki basın özgürlüğünün ihlal edildiği belirtildi.

Ayrıca bu haklarla bağlantılı olarak Anayasa'nın 40'ıncı maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ve Anayasa'nın 19 ile 36'ncı maddeleri kapsamında güvence altına alınan gerekçeli karar hakkı yönünden adil yargılanma hakkına ilişkin usuli güvencelerin de ihlal edildiği ifade edildi.

Başvuruda Uludağ'ın 18 yıldır yargı muhabirliği yaptığı, paylaşımlarının gazetecilik faaliyeti kapsamında olduğu vurgulanan başvuruda, tutuklamanın "hem maddi hem de usuli" açıdan hukuka aykırı olduğu vurgulandı.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı

Başvurunun ilk bölümünde, tutuklamanın Anayasa'nın 19'uncu maddesinde güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal ettiği belirtildi.

Soruşturmanın 19 Şubat'ta "Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama" suç maddesi gerekçesiyle başlatıldığı ancak Uludağ'ın "Cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla tutuklamaya sevk edildiği belirtilen dilekçede, tutuklamaya konu X paylaşımlarının tamamının 2025 yılına ait olduğu ancak buna rağmen sevk yazısında suç tarihinin gerçeğe aykırı biçimde 19 Şubat olarak gösterildiğine dikkat çekildi:

"Savcılığın suç tarihini 19 Şubat olarak göstermesi, soruşturmayı kendisinin yürütmesine hukuki bir dayanak yaratma çabasından ibaret olup hukuka açıkça aykırıdır."

Yetki tartışması: İstanbul savcılığı yetkisiz

Başvuruda, soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olmadığına da işaret edildi.

Uludağ'ın Ankara'da ikamet ettiği ve paylaşımlarını buradan yaptığı belirtilerek İstanbul'daki savcılığın yer bakımından yetkisiz olduğu savunuldu. Bu durumun yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine değil, aynı zamanda Anayasa'da düzenlenen "kanuni hâkim güvencesi"ne de aykırı olduğu ifade edildi.

Başvuruda, Uludağ'a yöneltilen suçlamaların terör suçları kapsamında olmadığı, İstanbul Terör Savcılığı'nın görev yönünden de yetkisiz olduğu vurgulandı.

İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi'nin dün "yetkisizlik" kararıyla dosyayı Ankara'ya göndermesi de AYM'ye yapılan başvuruda belirtilen bu hususun doğruluğunu teyit eder nitelikte oldu.

"Tutuklamanın nedenleri yok"

Başvuruda, tutuklama için gerekli olan kanuni şartların oluşmadığı savunuldu. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100'üncü maddesine göre tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesinin yanı sıra somut bir tutuklama nedeninin de bulunması gerektiği hatırlatıldı.

DW Türkçe Muhabiri Alican UludağFotoğraf: Friedrich-Naumann-Stiftung für die Freiheit/AP Photo/picture alliance

Buna karşın başvurucunun sabit ikamet sahibi olduğu, yargı muhabiri olarak düzenli şekilde adliyelerde bulunduğu belirtilerek kaçma şüphesinin somut bir olguya dayanmadığı belirtildi ve "Başvurucu yargı muhabiri olup, işi gereği hemen her gün adliyede ve yüksek mahkemelerde bulunmaktadır. Kendisi hakkında başlatılan bir soruşturmada ifade çağrısına uymayacağı düşünülemez. Nitekim, aleyhine açılan soruşturmalarda yetkili savcılıklarca davet edilmiş ve o da istisnasız tüm çağrılara uyarak ifade vermiştir" denildi.

Başvuruda çağrı usulü uygulanmadan doğrudan yakalama kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğu, bu durumun kaçma şüphesine gerekçe yapılmasının da "keyfi" olduğu kaydedildi.

Başvuruda ayrıca dosyadaki tek delilin sosyal medya paylaşımları olduğu, bu paylaşımların kamuya açık olduğu ve dosyaya alındığı belirtilerek delil karartma ihtimalinin bulunmadığı vurgulandı. Tanık bulunmayan bir dosyada tanık baskısı ihtimalinden söz edilemeyeceği ifade edildi.

Tutuklama kararında yer verilen gerekçelerin somut olgulara dayanmadığı, "basmakalıp ve kanun metninin tekrarından ibaret" olduğu belirtilirken TCK 299'un katalog suçlar arasında yer almadığı da hatırlatıldı. Bu nedenle başvuruda tutuklama nedenlerinin bulunmadığı ve tutuklamanın hukuka aykırı olduğu savunuldu.

"Ölçülülük ilkesine aykırı"

Başvuruda, tutuklamanın ölçülülük ilkesine de aykırı olduğu belirtildi. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100'üncü maddesine göre tutuklama kararının "işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiriyle ölçülü" olması gerektiği hatırlatıldı.

Buna karşın "Cumhurbaşkanına hakaret" suçu (TCK 299) kapsamında tutuklamayı haklı kılacak bir durum bulunmadığı belirtilerek mahkûmiyet halinde dahi başvurucunun fiilen cezaevinde kalmasının kuvvetle muhtemel olmadığı ifade edildi. Uludağ'ın paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğu hatırlatılarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının orantısız bir müdahale olduğu savunuldu.

Hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan başvurucunun, infazı dahi olmayan bir suç isnadıyla tutuklanmasının ölçülülük ilkesine aykırı olduğu ve masumiyet karinesini de ihlal ettiği belirtildi. Bu nedenle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği savunuldu.

Başvuruda, "ifade özgürlüğü kapsamındaki paylaşımları gerekçe gösterilerek özgürlüğünden yoksun bırakılması başlı başına ölçüsüzdür" denildi.

İfade ve basın özgürlüğü ihlali

Başvuruda tutuklamanın Anayasa'nın 26'ncı maddesinde düzenlenen düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile 28'inci maddesinde güvence altına alınan basın özgürlüğünü ihlal ettiği belirtildi.

Cumhurbaşkanına hakaret suçunu düzenleyen TCK 299'un ifade ve basın özgürlüğüyle bağdaşmayacak şekilde uygulandığına işaret edildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Vedat Şorli kararına atıf yapılarak bu nedenle TCK 299'a dayanılarak verilen tutuklama kararının kanunilik ilkesine uygun olmadığı, meşru bir amaç taşımadığı ve demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olmadığı kaydedildi.

Dilekçede, başvurucunun sosyal medya paylaşımlarının siyasi eleştiri niteliğinde olduğu ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve kamuya mal olmuş kişilere yönelik eleştirilerin daha geniş bir koruma altında olduğu hatırlatılarak siyasetçilerin eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olduğu vurgulandı.

Uludağ'ın paylaşımlarının bağlamından koparılarak değerlendirildiği ve gazetecilerin kamuoyunu ilgilendiren konulara ilişkin değerlendirmelerinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna da işaret edildi.

AYM ve Yargıtay içtihatlarına da yer verilen başvuruda, kamu gücünü kullanan organlara yönelik eleştirilerin sert ve rahatsız edici olsa dahi korunması gerektiği, aksi yöndeki müdahalelerin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki yarattığı belirtildi.

"Mahkeme kararları gerekçesiz"

Başvuruda, tutuklama kararına karşı yapılan itirazın etkili bir başvuru yolu olmadığı ve mahkeme kararlarının gerekçeli olmadığı savunuldu.

Tutuklama ve itirazın reddi kararlarının kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğüne müdahale oluşturduğu, ancak bu müdahalenin "demokratik toplum düzeninin gerekleri", "ölçülülük", "orantılılık" ve "meşru amaç" ilkeleri bakımından somut ve inandırıcı bir gerekçeyle ortaya konmadığı belirtildi.

Mahkeme kararlarının gerekçeli olmasının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca zorunlu olduğu hatırlatılarak, "Ancak başvuru konusu kararları veren hâkimlerin bu yerleşik içtihatlarla hiçbir ilgileri yoktur. Daha doğrusu bu hâkimler -bizce- uymakla yükümlü oldukları, dikkate almak zorunda oldukları bu kararları görmezden gelmekte, yok saymaktadırlar" denildi.

Başvuruda, İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği'nin tutuklama kararı verirken somut olgulara dayalı değerlendirme yapmadığı belirtildi. İstanbul 10. Asliye Ceza Mahkemesi'ne ilişkin ise "İtirazı reddederken herhangi bir hukuksal açıklama yapma, somut şekilde gerekçe sunma ve bireysel değerlendirme yapma ihtiyacı dahi hissetmemiştir" denildi.

Bu nedenle tutuklama kararları ile itirazın reddi kararının ilgili ve yeterli gerekçe içermediği, bu durumun Anayasa'da güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı ile etkili başvuru hakkına ilişkin usuli güvenceleri ihlal ettiği savunuldu.

Tahliye ve öncelik talebi

Başvurunun sonuç bölümünde, AYM'den hak ihlali tespiti yapılması ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için tahliye kararı verilmesi talep edildi.

Başvuruda ayrıca, dosyanın gazetecilik faaliyetiyle ilgili olması nedeniyle öncelikli olarak ele alınması istendi.

Sonraki bölüme git DW Gündemi

DW Gündemi

Sonraki bölüme git Daha fazla DW içeriği