1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Türkiye'de iktidar medya üzerindeki kontrolü nasıl sağladı?

15 Ekim 2026

Halk TV'ye kayyum atanması, AKP iktidarının medya üzerindeki kontrolünü yeniden gündeme getirdi. Medya sahipliğindeki değişimler, ekonomik baskılar ve yargı süreçleriyle medyanın yapısı nasıl dönüştürüldü?

Halk TV'nin merkezindeki televizyon ekranlarında Erdoğan görülüyor
Halk TV'ye kayyum atanması ile muhalif bir medya kuruluşunun daha yayınlarına son verilmiş oldu (Arşiv fotoğrafı)Fotoğraf: Emrah Gurel/AP Photo/picture alliance

Halk TV’ye 14 Ekim'de kayyum atanması, Türkiye'de iktidarın medya üzerindeki kontrolünü adım adım nasıl kurduğunu yeniden gündeme taşıdı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler'in (RSF) Halk TV'ye kayyum atanması öncesi değerlendirmesine göre ulusal medyanın yüzde 90'ı hükümet kontrolünde. Türkiye, örgütün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 163'üncü sırada.

Aralarında Uluslararası Basın Enstitüsü, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Gazetecileri Koruma Komitesi ve Uluslararası Af Örgütü'nün bulunduğu sekiz kuruluşun Mart 2026'da yayımladığı ortak rapor, Türkiye'de bağımsız gazeteciliğin "sistematik kuşatma" altında olduğuna dikkat çekiyor.

Türkiye'de medyadaki sıkı iktidar kontrolü ise tek bir operasyonla gelmedi. Medya alanında yapılan farklı araştırmalar ve basın özgürlüğü raporları, 2002'den bu yana sahiplik değişimleri, kamu kaynaklarının dağıtımı, düzenleyici kurumların yaptırımları ve gazetecilere açılan davalar üzerinden ilerleyen bir dönüşüme işaret ediyor.

Halk TV'ye yapılan baskın ve kanala kayyum atanması, medya üzerindeki baskının son halkası olduFotoğraf: Halk TV/X

2002'de dönüşümün zemini hazırdı

AKP iktidara geldiğinde Türkiye medyası az sayıda holdingin kontrolünde yoğunlaşmış durumdaydı. Medya patronlarının bankacılık, enerji ve diğer sektörlerdeki yatırımları, yayın kuruluşlarını siyasi iktidarla ilişkilerine bağımlı hale getiriyordu.

Doç. Dr. Gülçin Balamir Coşkun'un medya sahipliğini inceleyen akademik çalışmasındaki verilere göre 2002'de satılan günlük gazetelerin yüzde 84'ü Doğan, Bilgin ve Çukurova gruplarına aitti. Sektörün çok sayıda küçük ve bağımsız oyuncu yerine sadece birkaç büyük tekelin elinde olması, güç dengeleri değiştiğinde kontrolün toplu ve hızlı bir şekilde farklı sermaye gruplarına aktarılmasını kolaylaştırdı.

Bu kapsamda AKP döneminde büyük medya kuruluşları zaman içinde farklı yöntemlerle iktidara yakın iş insanlarının eline geçerken, eleştirel yayıncılığın karşısındaki ekonomik, idari ve hukuki engeller de giderek artırıldı.

TMSF üzerinden değişen sahiplik

Medyanın el değiştirilmesinde ilk önemli araçlardan biri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) oldu.

Banka borçlarının tahsili için başlatılan işlemler, borçlu grupların medya kuruluşlarının yönetimini ve sahipliğini de değiştirdi. Uzan Grubu'nun şirketlerine 2004'te el konulması bu dönemin başlıca gelişmelerindendi.

Bir diğer kritik eşik Sabah ve ATV oldu. TMSF, 2007’de Dinç Bilgin ile Turgay Ciner arasındaki bazı sözleşmelerin kendisinden gizlendiğini açıklayarak grubun yönetimine el koydu.

Sabah ve ATV, 2008'de 1,1 milyar dolara iktidara yakın Çalık Grubu'na geçti. Satın almada Halkbank ve Vakıfbank'tan sağlanan toplam 750 milyon dolarlık kredi kullanıldı. Böylelikle kamu bankalarının finansmanı, medya sahipliğinin dönüşümündeki önemli unsurlardan biri haline geldi.

Bu yayın kuruluşlarının özel şirket statüsü sürerken sahiplerinin kamu kaynakları ve iktidarla ilişkileri editoryal bağımsızlık bakımından belirleyici hale geldi.

ATV ve Sabah, 2008'de iktidara yakın Çalık Grubu'na geçtiFotoğraf: DW/S. Sokollu

Vergi cezaları ve dava baskısı

Öte yandan Doğan Grubu’na 2009'da kesilen yüksek vergi cezaları, ekonomik yaptırımların medya üzerindeki etkisini tartışmanın merkezine taşıdı.

Vergi usulsüzlüğü gerekçesiyle uygulanan cezaları basın örgütleri orantısız buldu; RSF, bunların medya çoğulculuğunu tehdit ettiğini açıkladı.

Doğan'ın Milliyet ve Vatan'ı 2011'de satmasıyla ana akım medyadaki ağırlığı azalmaya başladı. Akademik çalışmalar bu süreci, iktidarla çatışan medya sermayesinin ekonomik baskı altında sektörden çekilmesinin önemli bir örneği olarak gösteriyor.

Aynı dönemde gazeteciler üstündeki yargı baskısı da ağırlaştı. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in Mart 2011'de Ergenekon bağlantılı suçlamalarla tutuklanmasını, yıl sonunda Kürt medyası çalışanlarına yönelik geniş çaplı gözaltılar izledi. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), uzun yargılamaların ve dava masraflarının mahkûmiyet olmasa bile medya için caydırıcı etki yarattığını kaydetti.

Gezi olayları ve otosansürün görünür hale gelmesi

Gezi Parkı protestoları medyadaki bu dönüşümün izleyici ve kamuoyu açısından en görünür kırılması oldu.

CNN International protestoları aktarırken CNN Türk'ün penguen belgeseli yayımlaması, haberin ekrana taşınmamasının simgesine dönüştü.

Etik Gazetecilik Ağı'nın Gezi raporu, hükümetten medya yöneticilerine gelen telefonları ve patronlar üzerinden işleyen baskıyı ele aldı. Raporda bazı kuruluşların doğrudan müdahale beklemeden iktidarın tepkisini hesaplayarak haberlerini sınırladığı anlatıldı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün görüştüğü gazeteciler de eleştirel haberlerin ardından siyasi baskıyla işlerini kaybettiklerini anlattı. Böylece baskı, yayımlanmış haberlerin yanı sıra hangi haberin hazırlanacağına ilişkin kararları da etkiledi.

2016’da kayyum ve toplu kapatmalar

AKP ile Fethullah Gülen hareketi arasındaki çatışmayla daha önce iktidarı destekleyen medya kuruluşları da hedef oldu.

Zaman gazetesine Mart 2016'da kayyum atanması, yayın yönetiminin yargı kararıyla değiştirilmesinin dikkat çekici örneklerindendi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal ise daha geniş bir tasfiyenin önünü açtı. Temmuz 2016'da tek bir kararnameyle televizyon, radyo, gazete, dergi ve yayınevlerinden oluşan 100'den fazla kuruluş kapatıldı. OHAL dönemindeki kapatmalar, sonraki kararlarla Kürt ve muhalif medya kuruluşlarını da kapsadı.

İktidar operasyonları darbe girişimi ve terör örgütleriyle mücadele kapsamında savundu. Basın örgütleri ise gazeteciliğin suç deliline dönüştürüldüğünü belirtti.

CPJ'nin 1 Aralık 2016 sayımında Türkiye'de mesleki faaliyetleriyle bağlantılı en az 81 gazeteci cezaevindeydi; bu, örgütün o tarihe kadar tek ülkede kaydettiği en yüksek sayıydı.

Türk medyası AKP iktidara geldikten sonraki yıllarda giderek sertleşen toplumsal eleştirilere maruz kaldıFotoğraf: picture alliance/AP Photo/T. Stavrakis

2018’de ana akımda kritik satış

Doğan Grubu'nun Hürriyet, Posta, Kanal D, CNN Türk ve DHA'yı da kapsayan medya varlıklarını 2018'de Demirören'e satması medyadaki dönüşüm için önemli bir eşik oldu.

RSF ve Bianet'in Medya Sahipliği İzleme çalışmasına göre satışın ardından en çok izlenen 10 televizyonun ve en çok okunan 10 ulusal gazetenin dokuzu iktidara yakın iş insanlarının eline geçmiş oldu.

Aynı yıl Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı kuruldu. Kurum görevini devletin iletişim faaliyetlerini koordine etmek ve "Türkiye markasını güçlendirmek" olarak tanımlarken basın kartı ve akreditasyon işlemlerini de üstlendi.

Para cezaları ve dijital kısıtlamalar

Öte yandan medyada "sahiplik dönüşümünün" dışında kalan yayınlar açısından RTÜK yaptırımları ve Basın İlan Kurumu'nun kararları öne çıktı.

RSF raporlarında, yüksek para cezaları ile resmî ilan dağıtımının eleştirel medyayı ekonomik olarak zayıflattığına dikkat çekti.

Anayasa Mahkemesi, 2022'de resmî ilan ve reklam kesme cezalarına ilişkin pilot kararında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine hükmetti. AGİT'in 2023 seçim raporu da taraflı medya yayınlarının Erdoğan ve iktidar partilerine haksız avantaj sağladığını tespit etti.

Bağımsız haberciliğin internete yönelmesiyle dijital platformlar üzerindeki yükümlülükler artırıldı. 2020 düzenlemesi büyük sosyal ağlara Türkiye’de temsilci bulundurma zorunluluğu getirirken para cezaları, reklam yasağı ve bant daraltma yaptırımları da uygulamaya kondu.

2022'de "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçu getirildi. Dezenformasyonla mücadele gerekçesiyle savunulan düzenleme, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngördü. Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın Mayıs 2026'da yayımladığı rapora göre 2022'den rapor tarihine kadar bu suçlama ile en az 88 gazeteci hakkında 113 soruşturma açıldı, 29 gazeteci gözaltına alındı ve altı gazeteci tutuklandı.

2025 ve 2026'da yeni kayyum dalgası

Son dönemde medya üstündeki kontrol, medya sahiplerinin iktidarla ilişkilerinin ötesinde, yayın kuruluşlarının yönetiminin doğrudan TMSF'ye geçmesiyle genişledi.

14 Mart 2025'te Erkan Kork'a yönelik yasa dışı bahis soruşturmasında Flash Haber'in de bulunduğu şirketlere kayyum atandı. Papara soruşturması kapsamında ise 11 Ağustos 2025'te Ekotürk'ün yönetimi TMSF'ye geçti. Flash TV'nin Ağustos 2026'da SAFE Media bünyesine katıldığı açıklandı; şirket, kanalın eğlence ağırlıklı yayın yapacağını duyurdu.

11 Eylül 2025'te Can Holding soruşturmasında 121 şirkete kayyum atanması daha geniş bir medya grubunu kapsadı. Habertürk, Show TV, Bloomberg HT, HT Spor, Show Türk ve Show Max bu süreçte TMSF yönetimine geçti. Soruşturma suç örgütü, kaçakçılık ve kara para aklama iddialarıyla yürütüldü.

24 Ekim 2025'te ise Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ'ın "siyasi casusluk" suçlamasıyla gözaltına alınmasının ardından TELE1'e kayyum atandı. Yanardağ 27 Ekim'de tutuklandı. CPJ, gazetecinin serbest bırakılmasını ve kanalın yönetimine el koyma kararından dönülmesini istedi.

TELE1, Nisan 2026'da 28 milyon lira muhammen bedelle satışa çıkarıldı. Ancak çalışanların alacaklarına ilişkin itirazlar ve açtıkları davaların ardından ihale haziranda durduruldu.

Halk TV'ye son müdahaleyle ise bu liste daha da genişledi. Kayyum atamalarının gerekçeleri dosyadan dosyaya değişse de basın örgütlerinin itirazı ortak: Şirket sahiplerine ilişkin soruşturmaların yayın yönetimine müdahaleye dönüşmesi, gazeteciliği ve izleyicinin haber alma hakkını doğrudan etkiliyor.

 

Gülsen Solaker Dış politika ve iç siyasi gelişmeler ağırlıklı olarak 1997’den beri çalışan gazeteci.
Sonraki bölüme git DW Gündemi

DW Gündemi

Sonraki bölüme git Daha fazla DW içeriği