Keytruda'nın kara yüzü: Sahtecilik ve bavul ticareti
14 Nisan 2026
A.G.'nin eşi, kanser hastası olduğunu Ağustos 2017'de hastalığının son aşamasında öğrendi. Tedaviye önce Keytruda ile başladı, ardından etken maddesi benzer bir başka immünoterapi ilacına geçti. Dört yıl boyunca "akıllı ilaç" olarak bilinen bu tedavileri kullandı. 39 yaşındayken 2024 yılında hayatını kaybetti. Sosyal Güvenlik Kurumu'na (SGK) açtığı davanın sonuçlandığını göremedi.
A.G. hastalığı ilk öğrendiklerinde ilaca erişebilmek için yardım kampanyası başlatmak zorunda kaldıklarını söylüyor:
"Dilenci gibi hissediyorsun. Yer yarılsaydı da yerin içerisine girseydim dediğim zamanlar oldu."
Eşinin hastalığı ilerledikçe yük daha da ağırlaşmış. "Bir yandan hastalıkla uğraşıyorsun diğer yandan ilacı bulabilecek miyiz diye düşünüyorsun" diyor. Özellikle fiyat geçiş dönemlerinde yaşanan belirsizliğin süreci daha da ağırlaştırdığını söylüyor:
"Zam süreçlerinde her şey daha da kötüydü. Eczaneler ilaçları vermiyorlardı, saklıyorlardı. 'İlaç yok' diyorlardı."
Tedaviye erişebilmek için Şubat 2019'da SGK'ya karşı dava açtıklarını anlatan A.G., yerel mahkemenin verdiği tedbir kararıyla ilaca ulaşabildiklerini söylüyor. Ancak süreç burada bitmemiş. SGK kararı bir üst mahkemeye taşımış, istinaf mahkemesi tedbir kararını onasa da dosya 2025 yılında Yargıtay tarafından "eksik inceleme" gerekçesiyle bozulmuş. A.G., eşi öldükten bir yıl sonra dava sürecini baştan tekrar yaşayacak.
Eşini kaybetmesinin üzerinden zaman geçmesine rağmen süreci atlatamadığını söylüyor. Bugün de belirsizlik sürüyor:
"Şu anda da tedirginim. Parayı geri alacaklar diye çok korkuyoruz. Malım mülküm yok, nasıl öderim bilmiyorum."
A.G.'nin hikayesi, Türkiye'de ilaca erişim için dava açmak zorunda kalan çok sayıda ailenin yaşadıklarının bir örneği.
Fiyat farklılıkları, umutsuz hastalar
DW Türkçe'nin de parçası olduğu, Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu'nun (ICIJ) 47 medya ortağıyla yürüttüğü The Cancer Calculus araştırması, Merck'in kanser ilacı Keytruda'ya erişimdeki eşitsizlikleri ve bunun nedenlerini ortaya koydu. Şirketin fiyat politikası, patentler ve sektör stratejileri sonucu ortaya çıkan yüksek fiyatlar, ilaca erişim sorununu derinleştirirken bir yandan mahkeme salonlarına diğer yandan yasa dışı piyasalara kapı aralıyor.
Keytruda gibi ilaçlara erişimin kolay olmadığı ülkelerde, umutsuz hastalar kaçakçılık ve gri piyasalara yöneliyor. İlacın fiyatının ülkeden ülkeye değişmesi de kaçak yollarla satışı teşvik eden bir başka unsur olarak öne çıkıyor. Örneğin Türkiye'de bir doz ilaç yaklaşık 6 bin dolar iken ABD'de 12 bin doları geçiyor. Genellikle üç haftada bir damar yoluyla verilen tedavinin iki yıla kadar sürmesi yüksek bir maliyet demek.
Bu fiyat farkları yalnızca sınır ötesi kaçak ticareti beslemekle kalmıyor, aynı zamanda erişim sorununun yaşandığı ülkelerde kayıt dışı pazarların büyümesine zemin hazırlıyor.
Keytruda'nın yıllık maliyetinin 3 milyon lirayı aştığı, ortalama gelire sahip bir kişinin bir yılda gereken 17-18 dozun üçünü bile karşılayamadığı Türkiye'de de ilaca erişim krizinin bir diğer yüzü olan kayıt dışı pazarlar önemli bir risk olarak öne çıkıyor.
Sağlık yazılım sistemini indirmişler
Son dönemde kamuoyuna yansıyan soruşturmalar, bu riskin Keytruda gibi yüksek maliyetli tedaviler için de potansiyel bir tehdit oluşturduğunu düşündürüyor.
Yeşil reçeteli ilaçlarla ilgili Ağustos 2025'te kamuoyuna yansıyan soruşturmalar bunun örneklerinden biri. DW Türkçe'nin incelediği iddianamelere göre, doktorların e-imza cihazları çalındı ya da "Reçetem" uygulamasına iş yoğunluğu gibi gerekçelerle üçüncü kişilerin erişmesine izin verildi; bu yolla sahte reçeteler üretildi. Doktorlar ise bu süreçte kendilerinin mağdur olduğunu, cihazlarının veya hesaplarının izinsiz kullanıldığını savunuyor.
Aynı dönemde Türkiye'de elektronik imzalar konusunda güvenlik açığını gösteren bir başka örnek de sahte diploma soruşturmasıydı. Sahte belgelerle e-imza üretilerek kamu sistemlerine yasa dışı erişim sağlandığı belirlenen soruşturmaya göre elektronik imza ile üniversite sistemlerine girildi, mezuniyetler üretilip notlar değiştirildi.
Dosyada dikkat çeken bir başka unsur da şüphelilerden birinin SGK'nın sağlık yazılım sistemi olan Medula'nın web servislerine ait kullanım kılavuzunu telefonuna indirmiş olması. Bu kılavuz, hasta kabulü, ilaç raporları ve faturalama gibi süreçlerin teknik işleyişini anlatıyor.
Uzmanlara göre bu yöntemin Keytruda gibi yüksek maliyetli kanser ilaçları için de teknik olarak kullanılabilmesi mümkün.
DW Türkçe'ye konuşan Alternatif Bilişim Derneği Başkanı ve bilişim hukuku uzmanı Avukat Faruk Çayır hastanelerde doktorların e-imzalarının üçüncü kişiler tarafından kullanılabildiğini ve bunun sahte belge düzenlenmesi ya da ilaç dolandırıcılığı gibi suçlarda kullanıldığını aktardı. Özellikle yüksek maliyetli kanser ilaçlarının bu yöntemle sisteme girilerek paraya çevrildiğini belirtti:
"Kanser ilaçları gibi pahalı ilaçlar tedavi amaçlı satılmış gösterilebiliyor. Buna ilişkin birçok ceza davası yürüyor."
Kayseri'den usulsüzlük alarmı 5 yıl önceden
Bu sorunun en dikkat çekici örneklerinden biri 2025 sonunda Kayseri'de ortaya çıktı. Ancak DW Türkçe'nin kamuya açık kaynaklardan edindiği bir belge, sahte reçete üzerinden ilaç dolandırıcılığına ilişkin alarm zillerinin çok daha önceden çaldığını gösteriyor.
İncelenen belgeye göre Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümünde çalışan Dr. Sedat Tarık Fırat, Şubat 2020'de Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü'ne verdiği dilekçede kendi adının kullanılarak sahte reçeteler düzenlendiğini bildirdi. Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü de 26 Şubat 2020'de Kayseri Eczacılar Odası'na bir yazı gönderdi. Oda'nın eczanelerle paylaştığı yazıda bu durumla karşılaşılması durumunda reçeteleri karşılamamaları ve ilgili birimlere haber vermeleri istendi.
Bu uyarının, aynı hastane merkezli büyük operasyonun kamuoyuna yansımasından yaklaşık beş yıldan fazla süre önce yapılmış olması, yetkililerin bu tür iddiaları ne kadar ciddiye aldığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Röportajla ortaya çıkan skandal
Eylül 2025'te, Onkolog Fırat'ın Kayseri İl Sağlık Müdürlüğüne verdiği dilekçeden 5 yıl 7 ay sonra, gazeteci Yusuf Ağaşe'nin Akut Miyeloid Lösemi (AML) tedavisi gören Cafer B. ile yaptığı bir röportaj kamuoyunda yankı uyandırdı.
Cafer B., röportajda, kanser tedavisinde kullanılan ve beyaz reçete ile satılan yüksek fiyatlı Rydapt adlı ilacı hiç kullanmadığı halde adına pek çok reçete kesildiğini anlatıyordu. Oysa Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde ilacı kullanabilip kullanamayacağına ilişkin laboratuvar testi negatif çıkmıştı.
Ağaşe'nin art arda yaptığı haberler sonrası Aralık 2025'te Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.
Soruşturma genişledikçe olayın Cafer B. ile sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Aynı hastanede tedavi gören 11 kanser hastası adına sahte sağlık kurulu raporları ve e-reçeteler düzenlendiği, milyonlarca liralık kanser ilaçlarının SGK üzerinden temin edilerek piyasaya sürüldüğü belirlendi.
Soruşturma detaylarına göre laboratuvar sonuçları negatif çıkan hastalara kağıt üzerinde "pozitif" tanılar konularak 88 milyon TL'yi aşan bir vurgun yapıldı.
Hastanede görevli dört doktorun e-imzasının bulunduğu 11 hastadan 10'u ölmüştü. Ağaşe, DW Türkçe'ye verdiği röportajda ,"Sadece Cafer B. ayakta kaldı. O da diğerleri gibi ölseydi bu olay ortaya çıkmayacaktı" dedi.
"Ölmeseydin biraz daha para kazanırdık"
Ağaşe'nin soruşturma dosyasından aktardığına göre teknik takibe takılan konuşmalar, bu sistemin nasıl işlediğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Şüpheliler bu süreçten elde ettikleri kazancı da açıkça dile getiriyor. Ağaşe, şüphelilerden birinin diğerine, yoğun bakımda yatan bir kadın hastanın ölümünden sonra şu sözleri sarf ettiğini aktarıyor:
"Teyze ya biraz daha dayanamadın mı? Benim eczane zor durumda. Ya az daha ölmeseydin biraz daha para kazanırdık"
Ağaşe'nin aktardığına göre, soruşturma kapsamında eczacılar, eczane kalfaları ve ilaç deposu çalışanlarından oluşan 12 kişi gözaltına alınırken şu anda bir eczacı ve üç kalfa tutuklu. E-imzaları dosyada yer alan doktorlara yönelik ise herhangi bir tutuklama işlemi yapılmadı. Ağaşe ayrıca, adı geçen doktorlardan birinin sekreterinin hâlen aynı hastanede çalışmaya devam ettiğini de DW Türkçe'ye aktardı.
Bu tablo, e-imza ve e-reçete sistemlerindeki denetim zafiyetlerinin, Keytruda gibi yüksek maliyetli kanser ilaçlarında da benzer suistimal risklerini beraberinde getirebileceğini gösteriyor.
Soru önergeleri de yanıtsız
Kayseri'deki bu soruşturma, TBMM'ye de taşındı. Kayseri milletvekili Aşkın Genç'in 9 Aralık 2025 tarihli soru önergesinde, kaç hastanın verisinin kötüye kullanıldığı, erişim loglarının nasıl denetlendiği, üniversite hastanelerinde çift doğrulama sisteminin bulunup bulunmadığı, aynı dönemde tekrarlanan onkoloji reçeteleri için otomatik alarm ya da blokaj mekanizmasının olup olmadığı soruldu. Meclis kayıtlarına göre bu sorular yanıtlanmadı.
Yüksek fiyatlar ilaç sahteciliğini de besliyor. ICIJ ve medya ortakları, araştırma kapsamında yasa dışı satıcılara ulaştı ve bazı ülkelerde yalnızca hastaların değil, hastanelerin de farkında olmadan sahte ürünlerin müşterisi haline geldiğini ortaya koydu.
Türkiye'de de ilaç sahteciliğine ilişkin operasyonlar zaman zaman kamuoyuna yansıyor. Ancak bunların hangi ilaçlar olduğu bilgisi paylaşılmıyor. İçişleri Bakanlığının duyurusuna göre, en son Şubat 2025'te piyasa değeri yaklaşık 2 milyar TL olan sahte kanser ilaçları ele geçirildi. Dört ayrı depo ve 1 imalathanede sahte kanser ilaçları imal edildiği tespit edildi. Ele geçirilen ürünlerin arasında 5 milyon adet sahte ilaç, 100 bin boş kutu, 32 bin marka etiketi, dolum makineleri ve hammadde de yer alıyordu.
CHP Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, TBMM'de bu sahte ilaçların hangi hastanelere, eczanelere ve sağlık kuruluşlarına ulaştığını, kaç hastanın bunları kullandığını, içeriklerinin analiz edilip edilmediğini ve İlaç Takip Sistemi'nin neden bu dolaşımı durduramadığını sordu. Bu önerge de yanıtsız bırakıldı.
Kaçakçılık riski yalnızca reçete sahteciliğiyle sınırlı değil
DW Türkçe'ye konuşan bir eczacıya göre, Türkiye'de ilaç fiyatlarının piyasa kurunun altında belirlenen sabit euro kuru üzerinden hesaplanması da ithal ilaçları yurtdışı piyasalarına göre daha ucuz hale getiriyor. Fiyat farklarının bazı ürünlerde çok yüksek kâr marjları yarattığını belirten kaynak, bu durumun "bavul ticareti" olarak bilinen yöntemle ilaçların yurtdışına taşınmasına yol açtığını ifade ediyor.
Aynı kaynağa göre özellikle turistik bölgelerde bu durum daha görünür hale gelmiş durumda. Kaynak, "Bazı eczaneler turistlere satıştan para kazanıyor. Reçete çoğu zaman kontrol edilmiyor, nakit ödeme alınıyor. 10'ar 20'şer kutu alanlar oluyor" diyor.
Eczacı, bu satışların çoğu zaman hızlı ve kayıt dışı gerçekleştiğini, bazı eczanelerin turist müşterilere bağımlı hale geldiğini söylüyor:
"Turist olmasa eczaneyi kapatacağız diyen yerler var."
"Bu iş tamamen fiyat farkından besleniyor" ifadesini kullanan kaynak, bazı ürünlerde yüzde 600'e varan kâr marjlarının oluşabildiğini vurguluyor.
Keytruda gibi biyolojik ilaçlar açısından ise ayrı bir risk söz konusu:
"Soğuk zincir kırılırsa ilaç etkisini kaybedebilir, hastalar için tehlikeli olur."
Hastaneden temin kaçakçılığı bitirir mi?
DW Türkçe'ye konuşan ikinci bir eczacı kaynağa göre, Keytruda'nın geri ödeme kapsamına alınmasından sonra ilaç artık serbest eczanelerden değil, büyük ölçüde hastanelerin Devlet Malzeme Ofisi ve katalog sipariş sistemi üzerinden yaptığı alımlarla temin ediliyor. Kaynağın anlattığına göre, özellikle 2025 yazından sonra immünoterapi ilaçlarında ciddi bir değişiklik yapıldı. Hastalar ilacı dışarıdan almak yerine, günübirlik yatış açılarak hastanede tedavi görmeye başladı.
Bu, teoride denetimi artıran bir düzenleme. Ancak aynı kaynak, hastanın çoğu zaman fiziksel olarak yatmadan "günübirlik yatan hasta" statüsünde sisteme işlendiğini, dolayısıyla ödemenin teknik olarak bu statü üzerinden yapıldığını anlatıyor. Bu nedenle ilacın artık hastaneler üzerinden temin edilmesi, suistimalleri tamamen ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusunu gündemde tutuyor.
Kayseri'deki soruşturmada da ilaçların eczaneler üzerinden temin edildiği, ancak aynı zamanda doktorların e-imzalarının dosyada yer aldığı ve buna rağmen haklarında tutuklama kararı verilmediği dikkate alındığında, ilacın temin kanalından bağımsız olarak denetim zafiyetinin sürdüğü görülüyor. Bu durum, Keytruda gibi yüksek maliyetli tedavilerde sorunun yalnızca nereden temin edildiği değil, sistemin bütününde nasıl denetlendiğiyle ilgili olduğunu ortaya koyuyor.
Satışlar artarken eşitsizlik de büyüyor
Tüm bu erişim ve güvenlik sorunlarına rağmen Keytruda'nın satışları hızla artıyor. ICIJ'e sağlanan verilere göre Türkiye'de Keytruda satışları 2020'de yaklaşık 14,5 milyon dolarken 2024'te yaklaşık 100 milyon dolara ulaştı. Bu da dört yılda yaklaşık yüzde 584'lük artış anlamına geliyor. Küresel ölçekte de benzer bir büyüme var. Ancak satış artışı, ilaca erişimin adil ve güvenli biçimde genişlediği anlamına gelmiyor.
Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu Başkanı Nasır Nesanır, erişim engelleri derinleştikçe yeni risklerin ortaya çıktığını belirtti. Geri ödeme dışında kalan ya da dava sürecini bekleyemeyecek durumda olan hastaların bazı ülkelerde gri piyasalara veya güvenilirliği belirsiz temin yollarına yönelmek zorunda kalabildiğini söyleyen Nesanır, Dünya Sağlık Örgütü'ne atıfta bulunarak sahte ve standart dışı ilaçların özellikle kırılgan sağlık sistemlerinde arttığına işaret etti.
Türkiye'de resmi veri bulunmamakla birlikte ekonomik erişim sorunlarının benzer riskleri doğurmasının mümkün olduğunu ifade eden Nesanır, ekledi:
"Sonuçta mesele yalnızca bir ilacın fiyatı değil; kanser tedavisinde bilimsel ilerlemenin küresel eşitsizlikler nedeniyle herkes için aynı anlama gelip gelmediği."
İki yönlü kriz
Ortaya çıkan tablo iki yönlü. Yüksek fiyatlar bir yandan hastaları mahkemelere taşırken, yıllarca süren dava süreçleri içinde belirsizliğe ve yoksullaşmaya itiyor. Diğer yandan aynı fiyat farkları ve denetim açıkları, sahte reçete, kaçakçılık, bavul ticareti ve sahte ilaç riskini büyütüyor.
Türkiye'de Keytruda meselesi artık yalnızca "ilaç pahalı mı" sorusundan ibaret değil. Kanser hastaları tedaviye gerçekten güvenli ve adil biçimde erişebiliyor mu?