Obsesif kompulsif bozukluk: Delirdiğinizi seyretmek gibi
10 Ekim 2026
Alex'te her şey yaklaşık 13 yaşındayken başladı: Vücudunun üzerinde her zaman tam yedi şey bulunması gerekiyordu. Cep telefonunda tam 400 kişi kayıtlıydı. Tam adını kendi isteği üzerine açıklamadığımız Alex, halk arasında "takıntı hastalığı" olarak da bilinen obsesif kompulsif bozukluk (OKB) nedeniyle kendisini "klasik bir kompulsif davranış hastası" ya da "kontrolcü" olarak tanımlıyor.
Sorun yalnızca eşyaları veya telefondaki kişileri saymakla sınırlı kalmadı. Bir süre sonra Alex, kapı kollarına dokunmaktan korkmaya başladı. Durum giderek daha da ağırlaştı. 36 yaşındaki Alex şöyle anlatıyor:
"Sonra umumi tuvaletler korkunç hale geldi. Daha sonra bir iş arkadaşımın benim çalışma masamı kullanması bile dayanılmaz oldu."
Alışveriş yapmak, eve misafir gelmesi, cinsellik... Her şey aşılması neredeyse imkânsız bir engel haline geldi. Her tuvalet kullanımından sonra duş almak zorundaydı; ellerini sürekli ve uzun süre yıkıyordu. Kullandığı çatal bıçağı yıkamıyor, çöpe atıyordu. Takıntılar artık hayatını belirliyordu.
Alex yaşadıklarından utanıyordu:
"Delirdiğini kendi gözlerinle seyrediyorsun."
Takıntılar nasıl ortaya çıkıyor?
Alman Obsesif Kompulsif Bozukluklar Derneği'ne göre Alex, Almanya'da OKB yaşayan iki milyondan fazla kişiden biri. Bilimsel tahminlere göre dünya nüfusunun yüzde 2 ila 3'ü bu rahatsızlıktan etkileniyor.
İngiliz psikolog Paul Salkovskis, obsesif kompulsif bozukluğu bilişsel bir model yardımıyla açıklıyor:
"Süreç, hepimizin aklına gelebilecek istemsiz bir düşünceyle başlıyor: 'Ocağı kapatmadım.' İnsan kısa süre düşünüyor: 'Hayır, kapalı. Zaten bugün kullanmadım bile.' Ardından düşünce kayboluyor."
OKB yaşayan kişilerde ise durum böyle değil. Düşünce zihinde kalıyor ve tehdit olarak değerlendiriliyor:
"Ya ocağı kapatmadıysam? Bütün ev yanabilir ve insanlar ölebilir."
Bunun sonucunda başkalarına zarar verme korkusu gibi duygular ve yoğun bir gerginlik ortaya çıkıyor. Bonn Üniversite Hastanesi'ndeki OKB Özel Polikliniği'nin yöneticisi ve psikoterapist Dr. Katharina Bey, kompulsif davranışın, bu örnekte ocağı tekrar tekrar kontrol etmenin, kişinin bu rahatsız edici duyguları etkisiz hale getirme çabası olduğunu belirtiyor.
Bey, DW'ye şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Korku kısa süreliğine azalıyor. Ancak düşüncenin tehdit edici ya da önemli olduğu yönündeki değerlendirme de böylece doğrulanmış oluyor."
Bey'e göre bu, kendi kendini güçlendiren bir mekanizma.
Katharina Bey, saldırganlık veya cinsellikle ilgili obsesif düşüncelerin hastalar açısından özellikle tehdit edici olabildiğini belirtiyor. Örneğin birini bıçakla yaralamak, kendi çocuğunu merdivenden aşağı itmek ya da pedofil olabileceğinden korkmak gibi.
Dr. Bey, bu düşüncelerin kişinin gerçek isteğiyle hiçbir ilgisi olmadığının altını çiziyor:
"Bunlar kişinin tamamen karşı olduğu, kişilik özellikleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan düşünceler."
Bey'e göre bu düşünceler tam da kişiye böylesine yabancı ve aykırı oldukları için son derece tehdit edici hissediliyor.
Obsesif kompulsif bozukluğun kökeninde ne var?
Kısa süre önce "Nature Neuroscience" adlı bilimsel dergide yayımlanan bir araştırma, obsesif kompulsif bozukluğun kökenlerine ilişkin yeni ipuçları sundu. Araştırmada hastalık riskini artıran 36 gen varyantı belirlendi.
Katharina Bey'e göre araştırmanın sonuçları, takıntılarla yaşayan kişilerin duyduğu utancı azaltmasına yardımcı olabilir:
"Hastalığımın gerçek bir biyolojik temeli var."
Ancak genetik faktörler her şeyi açıklamıyor. Psikoterapist bunu şöyle ifade ediyor:
"Yaklaşık yüzde 50'sini genler, yüzde 50'sini çevresel faktörler oluşturuyor."
Bey, geriye dönük araştırmalarda doğum komplikasyonları ile obsesif kompulsif bozukluk arasında bir bağlantı gözlemlenebildiğini belirtiyor. Ancak bu tür verilerin yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini de vurguluyor.
Dr. Bey, kontrol kaybı yaşanan deneyimlerin de rol oynayabileceğini belirtiyor:
"Kontrol kaybı yaşatan deneyimler etkili olabilir."
Sevilen bir kişinin ölümü ya da anne babanın ayrılması ve bunun çocuğa gerektiği gibi açıklanmaması buna örnek olabilir. Takıntılar, işlevsiz bir biçimde de olsa kişiye yeniden kontrol duygusu kazandırabilir ya da kendisini diğer insanlardan ayırmasına yardımcı olabilir.
OKB tedavisi nasıl işliyor?
Jess için takıntılarının nereden kaynaklandığının hiçbir önemi yok. Çünkü ona göre bunu bilmek hastalıkla başa çıkmaya yardımcı olmuyor. Kendisine yardımcı olan ise antidepresanlar ve özellikle tepki önleme eşliğinde maruz bırakmanın önemli rol oynadığı bilişsel davranışçı terapi oldu. Hastaların kendileri için rahatsız edici durumlarla bilinçli biçimde karşı karşıya bırakıldığı bu yöntem, obsesif kompulsif bozukluğun tedavisinde en etkili yöntem olarak kabul ediliyor.
Tam adı kendi isteği üzerine açıklanmayan Jess'in obsesif kompulsif bozukluğu da çocuklukta başladı. Pek çok kişide olduğu gibi yıllarca fark edilmedi ve tedavi edilmedi. Durum o kadar ağırlaştı ki Jess genç bir kadınken artık insanların arasına çıkamaz hale geldi.
Jess ancak "seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI)" adı verilen antidepresan grubu sayesinde evden çıkabilecek ve terapiye başlayabilecek duruma geldi.
Bilişsel davranışçı terapi sırasında Jess, kompulsif davranışlarını tetikleyen düşünce ve durumlarla doğrudan yüzleşmek zorunda kaldı. Dr. Bey, ortaya çıkan korku ve gerginliğin kabul edilmesi ve bunlara dayanılması gerektiğini belirtiyor. Bu duyguların kompulsif davranışlarla bastırılmaması gerekiyor.
Bu sayede hastalar, rahatsız edici duygularla başa çıkabileceklerini ve kompulsif dürtülerine uymadıklarında kötü bir şey olmadığını deneyimliyor.
Katharina Bey, bunu şöyle açıklıyor:
"Paradoksal biçimde, düşünce ve duygular ancak onlara alan tanındığında azalıyor."
Bey'e göre ancak bu şekilde kişiler şu deneyimi yaşayabiliyor: Bir düşüncenin ya da duygunun ortaya çıkması, bunun mutlaka bir davranışa dönüşeceği anlamına gelmiyor.
Takıntılarla yaşamayı öğrenmek
Alex ve Jess, bu terapi sayesinde hayatlarının kontrolünü yeniden ele geçirmeyi başardı. Takıntılar tamamen ortadan kalkmış değil ancak ikisi de bunlarla yaşamayı öğrendi. Kompulsif bir dürtü geldiğinde düşüncenin varlığına izin veriyor ve kendileri için neyin önemli olduğunu hatırlıyorlar. Alex şöyle anlatıyor:
"Yaşamak istiyorum, bunu istiyorum. Sonra yeniden geçiyor."
Alex, takıntılar nedeniyle yıllarca hayatının son derece kısıtlı olduğunu belirtiyor. Ancak bu deneyimlerin kendisini bugün küçük şeylerden bile mutlu olabilen, son derece minnettar bir insana dönüştürdüğünü söylüyor.
Jess, yoga eğitmenliği eğitimi aldı ve bugün obsesif kompulsif bozukluğu olan kişilere yönelik yoga dersleri veriyor. Her iki kadın da Alman Obsesif Kompulsif Bozukluklar Derneği'nde gönüllü olarak faaliyet gösteriyor.
İkisi de obsesif düşünceler veya kompulsif davranışlar yaşayan kişilere mümkün olduğunca erken yardım almalarını tavsiye ediyor.
Jess şu çağrıyı yapıyor:
"Bununla ne kadar uzun süre yaşarsan, içinden çıkman o kadar zorlaşıyor ve terapi de o kadar uzun sürüyor. Yardım var. Git ve o yardımı al."