1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Okul saldırısı: Çocuklara daha ağır ceza çözüm mü?

22 Nisan 2026

Kahramanmaraş'taki saldırı sonrası çocuklara daha ağır cezalar verilmesi isteniyor. Ancak TBMM verileri, suça sürüklenen çocukların yoksulluk, şiddet ve eğitimden kopuşla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Cezaları artırmak ya da okullarda polis-asker görevlendirmek sonuç getirir mi? Türkiye bu soruların yanıtını arıyor. Kahramanmaraş'tan bir gün önce de Şanlıurfa Siverek'te okul saldırısı yaşanmıştı. Fotoğrafta, saldırının yaşandığı Siverek'teki okulun önünde askeri araç ve ambulans görülüyor
Türkiye, "cezaları artırmak ya da okullarda polis-asker görevlendirmek sonuç getirir mi?" sorusunun yanıtını arıyorFotoğraf: Sukru Dolas/REUTERS

Kahramanmaraş'ta bir ortaokul öğrencisinin 9 kişiyi öldürdüğü silahlı saldırı, suça sürüklenen çocuklar meselesini yeniden ülke gündeminin üst sıralarına taşıdı. Olayın ardından kamuoyunda yükselen tepki, çocukların işlediği ağır suçlarda cezaların artırılması ve çocuk adalet sisteminin sertleştirilmesi taleplerini de beraberinde getirdi.

Bu atmosferde, 2025 sonunda kurulan TBMM Suça Sürüklenen Çocuklar Komisyonu'nun çalışmalarını tamamladığı, kapsamlı bir raporun açıklanmasının beklendiği ve çocuklara ilişkin yeni bir yasal düzenleme üzerinde çalışıldığı belirtiliyor. Ancak tartışma şimdiden "cezalar artırılsın mı?" sorusuna sıkışmış durumda.

Suça sürüklenen çocuklara yönelik cezaların artırılmasını içeren düzenleme, çocuk hak savunucularından gelen itirazlar sonucu 11. Yargı Paketi taslağından çıkarılmış, konunun detaylıca incelenmesi için TBMM bünyesinde bir araştırma komisyonu kurulmasına karar verilmişti.

Yeni düzenleme neyi değiştiriyor?

Kamuoyuna yansıyan kulis bilgilerine göre yeni düzenlemenin Temmuz ayında Meclise sunulması bekleniyor. Hazırlanan yeni düzenleme, çocuk adalet sisteminde önemli bir değişimi gündeme getiriyor. Buna göre ağır suçlara karışan çocukların yetişkinler gibi yargılanması yeniden gündemde.

15-18 yaş grubunda ağır suçlar için uygulanan indirimlerin kaldırılması ve bazı durumlarda yaş sınırının 12'ye kadar çekilmesi tartışılıyor.

Düzenleme ayrıca ailelere yönelik yaptırımları da genişletiyor. Çocuğunu suçtan uzak tutamadığı ya da gerekli bildirimleri yapmadığı gerekçesiyle ebeveynlere daha ağır cezalar getirilmesi planlanıyor. 

Adalet Bakanı Akın Gürlek de "suça sürüklenen çocuk" kavramının değiştirilmesi gerektiğini ve cezaların yetersiz kaldığını ifade ederek sil baştan bir düzenlemenin sinyalini vermişti.

Ancak bugün tartışmanın ekseni, büyük ölçüde tek tek sarsıcı olayların yarattığı toplumsal öfke üzerinden kuruluyor. Bu da meseleyi, "çocuklara daha ağır ceza verilsin mi?" sorusuna indirgeme riski taşıyor. Oysa yine ilgili Meclis komisyonuna sunulan veriler, suça sürüklenen çocuklara ilişkin tablonun bir kamu güvenliği başlığından ibaret olmadığını, aynı zamanda ağır bir sosyal kırılganlık ve koruma zafiyeti alanı olduğunu gösteriyor.

Veriler nasıl bir tablo ortaya koyuyor?

Bu ayın başında TBMM Suça Sürüklenen Çocuklara Yönelik Araştırma Komisyonu'nda cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü çocuklara ilişkin yapılan anket sonuçları paylaşıldı.

Cezaevlerinde bulunan 12-17 yaş arası 607 çocukla yapılan anketin sonuçları, çocukların önemli bir bölümünün daha suçla temas etmeden önce çok katmanlı yoksunluklar içinde yaşadığını ortaya koydu.

Araştırmaya göre, bu çocukların yüzde 48'i okula gitmediğini, yüzde 80'i ev içinde şiddete maruz kaldığını söylüyor. Sigara ve tütün kullanımı yüzde 83, uyuşturucu kullanımı yüzde 52, alkol kullanımı ise yüzde 47 düzeyinde. Çocukların yüzde 87'si kuruma gelmeden önce bir işte çalıştığını ifade ediyor. Yüzde 32'si daha önce kumar ya da şans oyunu oynadığını, yüzde 64'ü spor yapmadığını belirtiyor. 

Cezaevlerindeki çocukların yüzde 37'si evden kaçmış. Yüzde 69'u üzgün hissettiği için kendine zarar verdiğini anlatırken, yüzde 81'i ev içinde, yüzde 59'u ev dışında şiddete maruz kaldığını aktarıyor. Aile veya çevrede suç işleyen birinin bulunduğu çocuklarda suça bulaşma oranının yaklaşık yüzde 43'e ulaştığı da yine aynı çalışmada yer alıyor.

Sosyoekonomik koşullar ve eğitim neden belirleyici?

Bu veriler, suça sürüklenen çocuklara ilişkin baskın kamu söylemini ters yüz eden bir tablo çiziyor. Öyle ki ortada yalnızca suç işleyen çocuklar değil; eğitim sistemiyle bağı zayıflamış, ev içinde ve dışında şiddet görmüş, erken yaşta çalışma yaşamına itilmiş, bağımlılık riskiyle karşı karşıya kalmış, psikolojik destek ihtiyacı olan ve çoğu zaman güvenli bir çevrede büyümemiş çocuklar var.

Başka bir ifadeyle mesele, yalnızca ceza hukukunun konusu değil. Durum aynı zamanda sosyal politikanın, eğitim politikasının, çocuk koruma mekanizmalarının ve kamusal bakım rejiminin başarısızlıklarıyla ilgili. Veriler, çocukların suça "bir anda" yönelmediğini, okuldan kopuş, aile içi ihmal veya şiddet, yoksulluk, bağımlılık, dışlanma ve çevresel suç ilişkileri gibi etkenlerin iç içe geçtiği bir süreç sonunda suça sürüklendiğine işaret ediyor. 

Cezayı artırmak çözüm mü?

DW Türkçe'ye konuşan Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı Koordinatörü Avukat Şahin Antakyalıoğlu da tam bu noktaya dikkat çekiyor.

Antakyalıoğlu'na göre çocuk adalet sistemi, çocuğun yüksek yararı, rehabilitasyon, topluma yeniden kazandırma ve özgürlüğün kısıtlanmasının son çare olması ilkelerine dayanıyor. Ceza artış talebi ise çocuk adalet sisteminin temel ilkeleriyle çelişiyor.

Çocuk adalet sisteminde cezaların artırılmasının caydırıcı etki yaratmadığını ifade eden Antakyalıoğlu'na göre bunun yerine önleyici hizmetlere odaklanılması gerekiyor:

"Cezalar çocuklar bakımından caydırıcı değildir. (Suçlarda) artış nedeni yoksulluk, aile içi şiddet, bağımlılık, duygusal istismar, sevgi ve şefkat eksikliği, ruhsal hastalıklar olabilmektedir."

Türkiye'de cezaevlerindeki çocukların yüzde 81'inin ev içinde, yüzde 59'unun ev dışında şiddete maruz kaldığı belirtiliyorFotoğraf: Emrah Gurel/AP Photo/picture alliance

Kamu kurum ve kuruluşlarında etkili denetim yapılması, görevlerini ihmal edenlerle ilgili cezasızlık kültürü oluşmaması gerektiğinin altını çizen Antakyalıoğlu, suça sürüklenen çocuklarla ilgili esas sorumluluğun BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Anayasa ve Çocuk Koruma Kanununa göre ilgili kamu kurumlarına ait olduğunu vurguluyor.

DW Türkçe'ye konuşan FİSA Çocuk Hakları Merkezi'nden Ezgi Koman da benzer bir noktaya işaret ediyor. Koman, Kahramanmaraş'taki olay sonrası toplumda güvenlikçi ve cezalandırıcı politikalar talep edilmesinin anlaşılır olduğunu, ancak bu yönelimin çocuk adalet sisteminin temel ilkelerini zayıflatma riski taşıdığını söylüyor.

Koman'a göre çocuk adalet sistemi yetişkinlerden farklı. "Burada esas olan cezalandırmak değil; çocuğu korumak, yeniden topluma kazandırmak ve onun yüksek yararını gözetmektir" diyen Koman, toplumsal öfkenin yükseldiği dönemlerde bile bu ilkelerden vazgeçilmemesi gerektiğini vurguluyor.

Sistem neden tekrar suçu önleyemiyor?

Türkiye'deki tabloyu tamamlayan bir diğer veri ise çocuk adalet sisteminin işleyişine işaret ediyor. 

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in paylaştığı verilere göre, suça sürüklenen çocukların yüzde 72'si daha önce de adli sistemle temas etmiş durumda. Buna karşın sistemi yeniden suç işlemeyi önlemede etkili bulan yargı mensuplarının oranı yüzde 14'te kalıyor. 

Yaklaşık 765 hâkim ve savcıya dayanan çalışma; yüksek iş yükü, deneyim eksikliği, aile desteğinin yetersizliği ve kurumlar arası koordinasyon sorunlarına işaret ediyor. Çocukların yüzde 72'sinin yeterli aile desteğinden yararlanamadığını söyleyenlerin, rehberlik ve eğitim programlarını etkisiz bulanların oranının yüzde 84'e ulaştığı, koordinasyonu yetersiz görenlerin ise yaklaşık yüzde 80 olduğu aktarılıyor.

Bu veriler, sorunun yalnızca ceza düzeyiyle değil, sistemin bütününde yaşanan yapısal eksikliklerle ilgili olduğunu gösteriyor.

Cezalandırıcı yaklaşım neye yol açabilir?

Antakyalıoğlu, "Cezayı artırmak, en hızlı siyasi cevap; çocuk adaletini güçlendirmek ise en zor ama en etkili kamusal yatırımdır" diyor.

Kahramanmaraş'taki saldırı sonrası benzer olayların yaşanmaması için hangi adımların atılması gerektiği tartışılıyorFotoğraf: Adem Altan/AFP

Çocukların dürtü kontrolü, akran baskısına açıklığı ve karar verme süreçlerinin yetişkinlerden farklı olduğunu vurgulayan Antakyalıoğlu, çocuğu "fail" olarak sabitlemenin, "korunma ihtiyacı" boyutunu silikleştireceğine işaret ediyor.

"Yaş düşürme, çocuğu daha erken aşamada ceza öznesi haline getirir. Oysa çocuk adaletinin temel farkı, çocuğu çoğu zaman aynı zamanda korunmaya muhtaç bir özne olarak görmesidir. Erken cezalandırma, bu çift yönlü bakışı daraltır."

Antakyalıoğlu, "suça sürüklenen çocuk" teriminin, çocukların çoğu zaman ihmal ve istismar, yoksulluk, eğitimden kopuş, aile içi şiddet, bağımlılık ve akran şiddeti gibi nedenlerle suça itildiğini anlatmak için kullanıldığını belirtiyor. Bu nedenle cezalandırıcı yaklaşımın, bu yapısal sorunlarla mücadeleyi zayıflatacağını düşünüyor.

Şahin Antakyalıoğlu, "Çocuğa daha erken ceza vermek, toplumu daha güvenli yapmayabilir; eğitimden kopuş, damgalanma, çoğu zaman daha fazla kırılganlık, daha fazla tekrar suç ve daha ağır toplumsal maliyet üretir" diye ekliyor.

Ezgi Koman'a göre de çocukların suçla karşı karşıya gelmesi bireysel bir mesele değil; yoksulluk, şiddet, ihmal, eğitimden kopuş ve destek mekanizmalarının yetersizliği gibi yapısal sorunların sonucu. Bu nedenle daha cezalandırıcı bir yaklaşım, etkili çözümleri geri plana itme sonucuna yol açıyor.

Koman ceza sorumluluğu yaşının düşürülmesine yönelik tartışmaların çocukları korumayacağını, aksine onları daha erken yaşta ceza sisteminin içine çekeceğini ve mevcut sorunları büyüteceğini söylüyor. Bu yaklaşımın çocukları hak öznesi olarak değil, kontrol edilmesi gereken bireyler olarak gören bir politika tercihini yansıttığını belirtiyor.

Tartışmanın odağı ne olmalı?

Kahramanmaraş'taki saldırının ardından yükselen tepki, cezaların artırılması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı yaratıyor. Ancak veriler ve uzman görüşleri, tartışmanın yalnızca sonuçlara değil, çocukları suça sürükleyen nedenlere odaklanması gerektiğini gösteriyor.

Koman, tartışmanın cezalandırma üzerinden değil, bu durumu ortaya çıkaran koşullar üzerinden yürütülmesi gerektiğini vurguluyor. Güçlü bir çocuk koruma sistemi, erken müdahale mekanizmaları, kapsayıcı eğitim, erişilebilir psikososyal destek ve eşitsizlikleri azaltan sosyal politikaların belirleyici olduğunu ifade ediyor.

Sonraki bölüme git DW Gündemi

DW Gündemi

Sonraki bölüme git Daha fazla DW içeriği