Türkiye'de çocuğu koruması gereken sistem neden işlemiyor?
20 Ocak 2026
İstanbul Güngören'de 17 yaşındaki Atlas Çağlayan'ın 15 yaşındaki E.Ç. tarafından öldürülmesinin ardından kamuoyunda yükselen "çocuklara verilen cezalar yetersiz" tepkisi, çocuk adalet sistemini yeniden gündeme taşıdı. Failin çocuk olması, tartışmayı kısa sürede "yetişkin gibi yargılansınlar" çağrılarına dönüştürdü.
Peki bu bir çözüm mü?
Çocuk alanında çalışan uzmanlara göre Türkiye'de sorun, çocukları korumaya yönelik bir mevzuatın olmaması değil. Sorun, bu mevzuatın uygulanmaması. Çocuk Koruma Kanunu, Türk Ceza Kanunu'nun yaş küçüklüğüne ilişkin hükümleri ve Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukların suça sürüklenmeden önce korunmasını ve desteklenmesini öngörüyor. Ancak uygulamada çocuklar çoğu zaman ancak ağır bir suç yaşandığında görünür oluyor.
Uzmanlara göre kamuoyunda oluşan sert tepki, sistemin neden işlemediğini tartışmak yerine, tartışmayı cezaya indirgediğinde hem sorunun kaynağı görünmez hale geliyor hem de yanlış bir yönlendirme ortaya çıkıyor. Şeffaflık eksikliği nedeniyle, koruyucu tedbirlerin neden uygulanmadığı ve hangi kurumların sorumluluğunu yerine getirmediği kamuoyuna yansımıyor.
Bu ilk değil: Veriler artışı gösteriyor
Resmi veriler, Atlas Çağlayan'ın öldürülmesinin münferit bir vaka olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre 2024'te "suça sürüklenme" iddiasıyla güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 202 bin 785 oldu. Bu sayı 2023'te 178 bin 834'tü. Bir yıldaki artış yaklaşık yüzde 13 olarak kaydedildi.
Suça sürüklenen çocuklara isnat edilen suçlarda ilk sırada yaralama yer aldı. Yaralamayı hırsızlık, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak ya da satın almak ve tehdit izledi. Uzmanlara göre bu tablo, çocukların şiddetle kurduğu ilişkinin daha erken yaşlara indiğini ve daha yaygın hale geldiğini gösteriyor.
Mevzuattaki yükümlülük
Türkiye'de çocukları korumaya yönelik hukuki çerçeve uzun süredir mevcut. Çocuk Koruma Kanunu, çocuklar için eğitim, sağlık, danışmanlık, bakım ve barınma tedbirlerini düzenliyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ise devlete, çocuğu suça sürükleyen koşulları ortadan kaldırma yükümlülüğü yüklüyor.
Ancak çocuk alanında çalışan uzmanlara göre bu yükümlülükler büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalıyor. Koruyucu ve destekleyici tedbirler ya hiç devreye girmiyor ya da verildikten sonra izlenmiyor. Kurumlar arası koordinasyon sağlanmadığı için çocuklar sistemin içinde kayboluyor.
Uzmanlara göre bu kopukluk yalnızca idari bir sorun değil; çocukların içinde bulunduğu koşulların da görünmez kalmasına yol açıyor.
Eğitimden kopuş, istihdamdan dışlanma ve geleceksizlik hissi, çocuklar ve gençler üzerinde derin bir yoksunluk duygusu yaratıyor. Bu tabloya çoğu zaman ruhsal ve davranışsal sorunlar da eşlik ediyor.
DW Türkçe'ye konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden siyaset bilimci ve Türkiye'de NEET* Gençlerin Profillerini İyi Olma Hali Perspektifinden Belirleme ve Politika Geliştirme Çalışması Proje Koordinatörü Prof. Dr. Emre Erdoğan'a göre, bu kırılmaların merkezinde "toplumsal sözleşmenin ve liyakat inancının çöküşü" var. Emre Erdoğan, Türkiye'de uzun yıllar boyunca vatandaşa vaat edilen "çok çalışırsan, iyi bir eğitim alırsan sınıf atlarsın, güvenceli bir hayata ulaşırsın" düşüncesinin gençler açısından inandırıcılığını yitirdiğini söylüyor. Erdoğan, "Okusam ne olacak, üniversiteli abim işsiz" cümlesini o kadar sık duyuyoruz ki…" diyor.
"Şiddet saygı görmenin aracı haline geliyor"
Profesör Erdoğan'a göre geleceğin belirsizleştiği, çalışmanın karşılığının alınamadığı bu boşlukta "kısa yoldan" güç, para veya statü elde etme arzusu bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor. Bu noktada şiddet, gençler için "görünmez" olmaktan çıkıp, toplumda "görünür" olmanın, korku salarak saygı görmenin bir aracı haline geliyor.
Erdoğan bu tabloyu anomi (kuralsızlık) kavramıyla açıklıyor: Meşru yollarla başarıya ulaşma inancı zayıfladığında "kuralsızlık/değer yitimi" yayılıyor. Gençler, üniversite mezunlarının işsiz kaldığını ya da asgari ücrete mahkûm olduğunu görürken, illegal işlerin ve sosyal medyada görünürlük kazanan "fenomen" yaşamlarının lüksünü de aynı anda izliyor. Erdoğan'a göre bu çelişki, kurallara uymayı anlamsızlaştırıp "bugünü kurtarma" davranışlarını besliyor.
"Yani yoksulluk çocuğu suça iten zemini yaratırken; 'her yol mübah' anlayışı ve eşitsizliğin yarattığı o derin öfke, şiddetin dozunu ve vahşetini artırıyor."
"Çark var ama işlemiyor"
DW Türkçe'ye konuşan Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı (ÇAÇAv) Koordinatörü Avukat Şahin Antakyalıoğlu, çocukları korumaya yönelik sistemi "bir çark" metaforuyla anlatıyor. Antakyalıoğlu'na göre Türkiye'de çocukları koruyacak bir yapı var; ancak bu yapı düzenli işlemediği için çocuklar risk altındayken fark edilmiyor.
"Bir sistem var, bir çark var. Ama bu çark işlemiyor. Dişliler kontrol edilmiyor, bakım yapılmıyor, denetim yok. Sonra çocuk suç işlediğinde herkes sonucu konuşuyor."
Antakyalıoğlu'na göre sorun, tek bir kurumdan kaynaklanmıyor. Eğitim, sosyal hizmetler, sağlık, adli makamlar ve kolluk birimlerinin aynı çarkın parçaları olması gerekirken, bu dişliler birbirine temas etmiyor. Bu izleme mekanizmaları işletilmediğinde, çocuklar yalnızlaşıyor ve şiddet içeren davranışlara daha açık hale geliyor.
İl ve ilçe koordinasyonu kâğıt üzerinde kalıyor
Çocuk Koruma Kanunu'na göre her il ve ilçede, çocuklarla ilgili tüm kurumların katılımıyla koordinasyon mekanizmalarının düzenli olarak çalışması gerekiyor. Bu yapıların risk altındaki çocukları erken aşamada tespit etmesi ve izleme süreçlerini yürütmesi öngörülüyor.
Ancak Antakyalıoğlu'na göre bu kurullar çoğu zaman ya hiç toplanmıyor ya da yalnızca formalite icabı çalışıyor. Kurumlar kendi alanlarında veri tutuyor; ancak bu veriler bir araya getirilmediği için çocuğun bütünlüklü durumu görülemiyor.
"Bir çocuk okuldan kopuyor, başka bir kurum bunu görüyor. Ailede şiddet var, başka bir kurum biliyor. Ama bunlar bir araya gelmiyor."
Antakyalıoğlu, çocukların ruhsal durumlarının aile hekimliği ve sağlık sistemi üzerinden izlenebilmesine imkân tanıyan bir yapı olduğunu, ancak bunun pratikte işletilmediğini söylüyor.
Bu kopukluk nedeniyle çocuk, risk altında olduğu halde izlenmiyor. Müdahale ancak adli bir olay yaşandığında gündeme geliyor.
Hâkim önüne gelen çocuk için tablo eksik
Antakyalıoğlu'na göre çarkın en kritik noktalarından biri de çocuk hâkimlerinin önüne gelen dosyalar. Çocuklar hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin düzenli sosyal inceleme raporlarıyla izlenmesi gerekiyor. Ancak bu raporlar çoğu zaman eksik, yüzeysel ya da güncel değil.
Antakyalıoğlu, "Hâkimin önünde çocuğun hayatına dair bütünlüklü bir resim yoksa, o hâkimden sağlıklı bir karar bekleyemezsiniz" diyor.
Bu durum, verilen kararların çocuğun gerçek ihtiyaçlarına karşılık gelmesini zorlaştırıyor.
Tedbir veriliyor ama izlenmiyor
Çocuk Koruma Kanunu, verilen tedbirlerin belirli aralıklarla gözden geçirilmesini öngörüyor. Ancak uygulamada bu izleme çoğu zaman yapılmıyor. Çocuk, danışmanlık ya da eğitim tedbiri almış görünüyor; ancak bu tedbirin fiilen uygulanıp uygulanmadığı denetlenmiyor.
Antakyalıoğlu'na göre "Tedbir varmış gibi yapılıyor ama çocuk o tedbirle gerçekten buluşmuyor."
Uzmanlara göre bu durum, koruma mekanizmasını işlevsizleştiriyor.
Antakyalıoğlu'nun önerisi: Çocuk Koruma Hâkimliği
Antakyalıoğlu, bu yapısal sorunun aşılması için Çocuk Koruma Hâkimliği benzeri özel bir yargısal mekanizmanın kurulması gerektiğini savunuyor. Bu hâkimliğin görevi, yalnızca suç işlendiğinde devreye girmek değil; risk altındaki çocukların korunmasını izlemek olmalı.
"Çocuğu sadece suç işlediğinde gören bir sistem olmaz. Çocuğu risk altındayken gören bir yargısal mekanizma kurulmalı."
Bu yapının verilen tedbirleri düzenli olarak denetlemesi, kurumlar arası koordinasyonu zorlaması ve çocuğun dosyasını uzun süreli olarak takip etmesi gerektiğini söylüyor.
Şeffaflık eksikliği linç riskini büyütüyor
Uzmanlara göre çocuk adalet sistemine ilişkin bir diğer temel sorunlardan biri de şeffaflık eksikliği. Koruyucu tedbirlerin neden uygulanmadığına ve hangi mekanizmaların çalışmadığına dair kamuoyuna düzenli bilgi verilmiyor.
Antakyalıoğlu bu noktada uyarıyor:
"Kamuoyunu doğru bilgilendirmezseniz tartışma linç kültürüne dönüşür. Masum insanlar hedef haline gelir."
Antakyalıoğlu'na göre devletin yükümlülüğü yalnızca yargılamak değil; çocuk adalet sistemini ve taraf olunan uluslararası sözleşmeleri topluma anlatmak.
Akademi boşluğu doldurmaya çalışıyor
Uzmanlara göre çocukların ve gençlerin karıştığı şiddet olaylarına ilişkin düzenli, kapsamlı ve şeffaf kamu verisi üretilmediği için bu alandaki boşluğu büyük ölçüde üniversiteler ve akademik çalışmalar doldurmaya çalışıyor. Çocukların hangi aşamada risk altına girdiği, hangi noktada sistemden koptuğu ve şiddetle kurdukları ilişkinin hangi koşullarda derinleştiği, çoğu zaman resmi mekanizmalar yerine araştırma projeleri üzerinden görünür hale geliyor.
Bu araştırmalardan birini yürüten Emre Erdoğan'a göre okulun da koruyucu işlevi zayıflamış durumda. Okulun tarihsel misyonunun yalnızca akademik bilgi vermek olmadığını, çocuğu sokağın tekinsizliğinden korumak, sosyalleştirmek ve "öğrenci" kimliği üzerinden bir saygınlık kazandırmak olduğunu hatırlatan Erdoğan, mevcut sistemde okulun bu "sığınak" vasfını yitirdiğini söylüyor.
Erdoğan'a göre sınav odaklı yapı, okulu giderek bir "eleme merkezi"ne dönüştürüyor; akademik başarının tek ölçüt haline gelmesi çocuklarda yoğun kaygı ve tükenmişliği büyütüyor. Sosyal, sportif ve sanatsal alanların zayıflaması ise ergenlik dönemindeki sıkışmış enerjinin yapıcı kanallara akmasını engelliyor.
Bu nedenle özellikle yoksul mahallelerde akademik olarak geride kalan çocuklar için okul, her gün başarısızlık duygusunun üretildiği bir stres alanına dönüşebiliyor. Erdoğan'a göre çocuk okuldan duygusal olarak koptuğunda, yalnızca eğitimden değil, aynı zamanda sistemin gözetiminden de çıkıyor.
Göreli yoksunluk hissi ve adalet duygusundaki çöküş
Erdoğan, yoksulluğun yalnızca "maddi eksiklik" olarak okunmasının da eksik olduğunu vurguluyor. Dijitalleşmeyle birlikte en yoksul mahalledeki çocukların bile lüks yaşamları anlık izleyebildiğini; bunun mutlak yoksulluktan daha yıkıcı bir "göreli yoksunluk" hissi ürettiğini söylüyor. Araştırmalarına göre gençlerin yüzde 92,8'i gelirinin temel ihtiyaçlarını karşılamadığını belirtirken, çalışan gençlerde bile bu oran yüzde 88,7. Gençlerin yüzde 91,1'i ise "benden daha az çaba göstermesine rağmen daha iyi yaşayan insanlar var" diyor. Erdoğan'a göre bu veriler, adalet duygusundaki çöküşün ve liyakat inancındaki aşınmanın boyutunu gösteriyor.
Genç işsizliği ve uzun süreli boş zamanın özellikle genç erkeklerde riski büyüttüğünü söyleyen Erdoğan, burada bir "erkeklik krizi"ne işaret ediyor. Toplumun genç erkekten hâlâ "eve ekmek getiren, güçlü, iş sahibi" bir figür beklediğini; ancak ne eğitimde ne istihdamda kalan gençlerin bu beklentiyi ekonomik yollarla karşılayamadığını söylüyor. Erdoğan'a göre ekonomik ve kültürel sermayeden yoksun kalan bazı gençler için geriye "beden" ve "fiziksel güç" kalıyor; şiddet, kaybedilen statüyü geri kazanmanın bir yoluna dönüşebiliyor. Nitelikli gençlik merkezlerinin ve sosyal alanların eksikliği de bu boşluğu daha riskli zeminlerde dolduruyor.
“Umutsuz bir genci ceza tehdidiyle durduramazsınız"
Bu yapısal koşullar nedeniyle Erdoğan, ceza artırımı tartışmalarının sorunu çözmekte yetersiz kaldığını vurguluyor. "Cezanın caydırıcı olabilmesi için kişinin kaybedecek bir şeyinin olması gerekir" diyen Erdoğan'a göre, geleceğe dair umudu olmayan ve toplumla bağı zayıflamış bir genci yalnızca ceza tehdidiyle durdurmak mümkün değil.
"Çocuğu oraya getiren koşulları değiştirmediğiniz sürece, cezayı artırmak sadece sonucu sertleştirir" ifadesini kullanan Erdoğan, çözümün cezada değil; okuldan kopuşu önleyen, yoksulluğu azaltan, gençlere şiddet dışında güç ve saygınlık sağlayacak yasal kanallar açan önleyici sosyal politikalarda olduğunu söylüyor.
Prof. Erdoğan'ın işaret ettiği bu tablo, çocukların ve gençlerin "yetişkin gibi cezalandırılması"yla çözülecek bir sorun olmadığına dair hukukçuların vurgusuyla da kesişiyor.
Şahin Antakyalıoğlu'na göre Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve iç mevzuat, çocuğun cezalandırılmasından önce korunmasını ve desteklenmesini devletin temel yükümlülüğü olarak tanımlıyor. Ceza artırımının ise sorumluluğun fiilen çocuğun üzerine yıkılması anlamına geleceğini söylüyor.
Bugün "erken uyarı sistemi" başlığıyla yeniden gündeme gelen pek çok önlem ise aslında mevcut mevzuatta zaten yer alıyor.
"Erken uyarı sistemi" yeni mi?
Yeni Şafak'ın dünkü haberine göre TBMM'de ve ilgili bakanlıklarda çocukların suça sürüklenmesini önlemek için bir "erken uyarı sistemi" kurulması tartışılıyor. Yoksulluk, okul terkleri, aile yapısı ve ebeveyn işsizliği gibi risk alanlarının daha erken tespit edilmesi hedefleniyor.
Ancak uzmanlara göre bu başlıklar, mevcut mevzuat ve uluslararası sözleşmeler gereği zaten devletin yükümlülüğü. Yeni olan bir sistem değil; uzun süredir uygulanmayan sorumlulukların yeniden hatırlatılması.
Çözüm ne olabilir?
Uzmanlara göre çocukların karıştığı şiddet suçlarındaki artış, bireysel kötülükle ya da tekil vakalarla açıklanamaz. Bu artış; eğitimden kopuşun, derinleşen yoksulluğun, eşitsizliğin ve en önemlisi işlemeyen koruyucu sistemin sonucu. Çözüm, cezaları artırmakta değil. Çözüm, çocukları suça sürüklenmeden önce fark eden, destekleyen, izleyen ve şeffaf biçimde denetlenen bütüncül bir çocuk koruma politikasını hayata geçirmekten geçiyor.
* NEET: Not in Education, Employment or Training/Ne Eğitimde Ne İstihdamda Ne Yetiştirmede