Türkiye'de eğitimin dönüşümü: Ramazan tartışması
25 Şubat 2026
"Din dersinde ders işleniyor mu?”, "Din dersi yerine başka bir ders yapılıyor mu?", "Derslerde cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu?"
Bu sorular, Türkiye'nin İzmir şehrinde bulunan bir okulda müfettişler tarafından ikişerli gruplar halinde öğrencilere soruldu. İddialara göre öğrencilerin sınıfları ilkokul 4'ten lise sona kadar değişiyordu. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise bir televizyon kanalında, söz konusu işlemin bir şikayet nedeniyle yapılan rutin bir denetim olduğunu söyledi.
Türkiye'de eğitim politikaları uzun süredir yalnızca pedagojik bir mesele değil. Müfredat, okul türleri ve değerler eğitimi üzerinden yürüyen tartışma ve giderek devletin kimliği ve kamusal alanın sınırları hakkında daha geniş bir kültür savaşı başlığına dönüşmüş durumda.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, 2002'den bu yana eğitim sistemini "milli kimlik" ve "manevi değerler" çerçevesinde yeniden şekillendirmeyi savunuyor. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve bazı muhalefet partileri ise bu süreci kamusal eğitimin dinsel referanslarla dönüştürülmesi olarak tanımlıyor. Bu gerilim, son olarak Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) 12 Şubat tarihli ramazan ayına ilişkin genelgesiyle yeniden gündeme geldi.
4+4+4 ile kurumsallaşan yeni yönelim
Eğitimdeki dönüşümün önemli eşiklerinden biri 2012'de kabul edilen ve kamuoyunda "4+4+4" olarak bilinen kademeli eğitim düzenlemesiydi. Bu sistemle, 1997'deki 28 Şubat sürecinde kapatılanimam hatip ortaokullarının yeniden açılmasının hukuki zemini oluşturuldu. Böylece dini ağırlıklı eğitim veren kurumlar ortaokul düzeyinde yeniden yapılandırıldı. Takip eden yıllarda imam hatip liselerinin sayısı arttı ve bu okullarda öğrenim gören öğrenci oranı yükseldi. MEB istatistiklerine göre 2012-2013 döneminde 1099 olan ortaokul imam hatip okul sayısı 2024-2025 eğitim-öğretim döneminde 3 bin 396'ya çıktı.
Bu okullardan birinde IŞİD bağlantısıyla anılan Halis Bayancuk'un (Ebu Hanzala) grubunun Selefi "Muvahhidin Andı"nın okutulduğu iddia edilen görüntüler dün sosyal medyada yayıldı.
Yapılan müfredat değişiklikleriyle "değerler eğitimi" başlığı güçlendirildi; seçmeli din derslerinin kapsamı genişletildi. 2017'de evrim teorisinin lise müfredatından çıkarılması ve yerine yaratılış temelli anlatımın öne çıkarılması, Türkiye'nin eğitim politikalarını uluslararası bilim çevrelerinin de gündemine taşıdı.
2024'te duyurulan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ise eğitimin "erdem-değer-eylem" çerçevesinde yeniden tanımlandığını ilan etti. Model, yalnızca pedagojik bir güncelleme değil, aynı zamanda bir toplum tasavvuru önerisi olarak yorumlandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçmişte dile getirdiği "dindar nesil yetiştirme" hedefi, bu tartışmalarda sıkça referans verilen bir siyasi arka plan olmaya devam ediyor.
Devlet okullarında protokoller tartışması
Eğitimdeki yönelim değişimi yalnızca müfredat düzenlemeleriyle sınırlı kalmadı. Milli Eğitim Bakanlığının çeşitli vakıf ve derneklerle imzaladığı protokoller de kamusal eğitimin sınırları açısından kritik bir başlık haline geldi.
Özellikle dini referanslı sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan iş birlikleri kapsamında okullarda seminerler, değerler eğitimi etkinlikleri ve kulüp faaliyetleri yürütülmesi, muhalefet tarafından devlet okullarının ideolojik olarak belirli bir çizgiye yaklaştırılması olarak değerlendiriliyor. Eleştiriler, kamusal eğitim alanının devlet dışı dini aktörlere açıldığı yönünde yoğunlaşıyor.
Bakanlık ise bu protokollerin öğrencilerin sosyal, kültürel ve ahlaki gelişimini desteklemeyi amaçladığını savunuyor. Ancak laiklik eksenli tartışma, özellikle devletin tarafsızlık yükümlülüğü bağlamında sürüyor.
Ramazan genelgesi: İdari düzenleme mi, ideolojik eşik mi?
Bu tarihsel ve politik arka plan içinde Türkiye'nin 81 ilindeki okullara gönderilen ramazan yazısı, teknik bir idari düzenlemeden çok daha fazlası olarak görülüyor.
Genelgede ilkokullarda ramazan temalı etkinlikler düzenlenmesi, ortaokul ve liselerde "İftarda Konuşalım" başlıklı programlar yapılması ve ailelerin katılımıyla ortak iftar sofraları kurulması öneriliyor. Kamuoyuna yansıyan rehberde ayrıca 4-6 yaş grubu çocukların öğretmenleri eşliğinde camiye götürülmesi önerisi yer alıyor. Bu madde özellikle erken çocukluk eğitimi açısından dikkat çekti ve pedagojik sınırlar tartışmasını büyüttü.
DW Türkçe'ye konuşan Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, meselenin yalnızca bir etkinlik takvimi olmadığını, anayasal çerçeveye ilişkin olduğunu belirtiyor. Özbay'a göre Anayasa'nın 24'üncü maddesi din ve vicdan özgürlüğünü bireysel bir hak olarak güvence altına alırken 42'nci maddesi eğitimin çağdaş bilim esaslarına göre yürütülmesini hükme bağlıyor. "Okul okuldur. Eğitimin nasıl olacağı hem Anayasa'da hem bilimsel ve pedagojik ilkelerde bellidir" diyen Özbay, kamusal eğitimin dini bir ajandayla şekillendirilemeyeceğini savunuyor. Özbay ayrıca, çoğunluğun dini pratiğinin "birleştirici değer" olarak sunulmasının farklı inançları ve inançsız öğrencileri görünmez kılma riski taşıdığı görüşünde.
Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulu üyesi Simge Yardım da DW Türkçe'ye yaptığı değerlendirmede uygulamanın daha geniş bir eğitim politikası perspektifiyle ele alınması gerektiğini söylüyor. Yardım'a göre eğitim uzun süredir toplumsal dönüşümün aracı olarak kullanılıyor ve Maarif Modeli yalnızca müfredat değişikliği değil, aynı zamanda toplumun nasıl şekilleneceğine dair bir yönelim içeriyor. Yardım, özellikle okul öncesi dönemde dini içerikli etkinliklerin çocukların gelişim düzeyi açısından riskler barındırabileceğini belirtiyor ve gönüllülük vurgusunun fiiliyatta idari ya da akran baskısına dönüşebileceği uyarısında bulunuyor.
Veli örgütleri, muhalefet ve sivil toplumun tepkisi
Veli örgütleri de genelgeye tepki gösterdi. Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der), söz konusu adımı "kamu okullarını belirli bir inanç pratiğinin uygulama alanına dönüştürme girişimi" olarak nitelendirdi. Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği (ÖV-DER) Çanakkale Şubesi ise genelgenin Anayasa'nın laiklik ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğunu savunarak geri çekilmesini talep etti.
Ana muhalefet partisi CHP ise uygulamanın Anayasa'da güvence altına alınan laiklik ilkesine aykırı olduğunu savunarak konuyu Meclis gündemine taşıdı. Parti sözcüleri, kamusal eğitim alanının herhangi bir dini pratiğin kurumsal organizasyonuna açılmasının devletin tarafsızlık yükümlülüğüyle bağdaşmadığını belirtti. CHP, özellikle okul öncesi çağdaki çocuklara yönelik dini içerikli etkinliklerin pedagojik açıdan sakıncalı olduğunu vurgulayarak Milli Eğitim Bakanlığı'ndan genelgenin geri çekilmesini talep etti.
DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat da Meclis'te yaptığı konuşmada özellikle Alevi yurttaşlar başta olmak üzere farklı inanç gruplarının kaygılarını dile getirerek genelgenin iptal edilmesini istedi. Fırat, uygulamanın laiklik ilkesini ihlal ettiğini savundu.
Genelgeye karşı aralarında yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve meslek odası temsilcilerinin olduğu 168 ismin imzasıyla "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı ortak bir metin kaleme alındı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Laiklik Meclisi, Bakan Yusuf Tekin hakkında yargılanması talebiyle "anayasayı ihlal" ve "görevi kötüye kullanma" iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
Bakan Yusuf Tekin'in eleştirilere karşı savunması
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise eleştirileri sert sözlerle hedef aldı.
A Haber kanalına konuşan Tekin, Ramazan etkinliklerini "gerici azınlığın provokasyonu" olarak niteleyenlere karşılık, "Asıl gerici olanlar bunlardır" ifadelerini kullandı. Tekin, genelgeye ilişkin hakaretamiz eleştirileri yargıya taşıyacaklarını ifade etti. Bakanlık, eğitimin yalnızca akademik başarıdan ibaret olmadığını, ahlaki ve manevi gelişimi de kapsadığını savunuyor ve etkinliklerin gönüllülük esasına dayalı olduğunu vurguluyor.
Hükümet cephesine göre söz konusu düzenleme dini bir dayatma değil, kültürel bir mirasın ve toplumsal değerlerin aktarımı. Muhalefet ise devletin tarafsızlık yükümlülüğünün kamusal eğitim alanında aşındığını ileri sürüyor.
Azınlıklar, sosyal baskı ve uluslararası boyut
Türkiye nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslümanlardan oluşsa da ülkede Aleviler başta olmak üzere farklı mezhepler, dini azınlıklar ve inançsız yurttaşlar bulunuyor. Eleştiriler, tek bir dini pratiğin okul ortamında kurumsal çerçeveye alınmasının azınlıklar üzerinde dolaylı baskı yaratabileceği yönünde yoğunlaşıyor.
Pedagoglar ve sendikalar, gönüllülük ilkesinin pratikte akran baskısına dönüşebileceğini; oruç tutmayan öğrencilerin dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabileceğini belirtiyor. Özellikle pansiyonlu okullarda yemek düzeni ve ortak yaşam alanlarında sosyal baskı ihtimali, tartışmanın önemli boyutlarından biri.
Tartışmanın uluslararası bir boyutu da bulunuyor. Türkiye Maarif Vakfı aracılığıyla 50'den fazla ülkede faaliyet gösteren Türk okulları, Ankara'nın eğitim politikasının uzantıları olarak görülüyor. Ancak bu okullar, faaliyet gösterdikleri ülkelerin yerel yasa ve düzenlemelerine tabi. Ramazan genelgesinin yurtdışında uygulanacağına dair resmi bir işaret bulunmuyor; ancak gözlemciler, Türkiye'deki iç politika değişimlerinin bu okulların gelecekteki çerçevesini nasıl şekillendirebileceğini izliyor.