Türkiye'nin 1 Mayıs tablosu: Cezaevi, barikat, açlık grevi
1 Mayıs 2026
Türkiye 1 Mayıs'a, yalnızca ücret kayıpları ve geçim sıkıntısıyla değil, işçilerin bu kayıplara karşı nasıl hak arayabildiği sorusuyla giriyor. Yılın başından bu yana farklı sektörlerde yaşanan eylemler, işçi mücadelesinin yalnızca işverenle pazarlık üzerinden değil; polis müdahalesi, gözaltı, tutuklama, işten çıkarma, sendikal temsil tartışmaları ve uzun yargı süreçleriyle birlikte yürüdüğünü gösterdi.
Bunun son örneğini Ankara'da polis ablukası altında açlık grevine giden Doruk Madencilik işçileri oluşturdu.
Ücret, tazminat ve özlük haklarını alamadıkları gerekçesiyle Eskişehir'den Ankara'ya yürüyen işçiler, günler süren eylemleri boyunca polis müdahalesi, gözaltı ve abluka ile karşılaştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına yürümek isterken biber gazıyla engellenen işçiler, açlık grevinin dokuzuncu gününde İçişleri Bakanlığı koordinasyonunda yürütülen görüşmeler sonucu maaş, tazminat ve özlük haklarının ödenmesi konusunda uzlaşmaya vardı.
Sürecin uzlaşmayla sonuçlanması, işçilerin taleplerinin ancak uzun süren ve hak ihlali iddialarının gölgesindeki bir mücadelenin ardından karşılık bulabildiğini gösterdi.
Gaziantep'te ise BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen 16 Mart'tan bu yana tutuklu. Ücretlerini alamayan Sırma Halı işçilerine verdiği destek nedeniyle hakkında dava açılan Türkmen'in "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamasıyla üç yıla kadar hapsi isteniyor. Türkmen, suçlama konusu yapılan konuşmasında işçilerin karşısına çıkarılan polis barikatlarını eleştirerek, "Barikatları işçilere değil patronlara kurun" demişti.
Yılın başında Migros depo işçilerinin eylemi de benzer bir tablo ortaya koydu. Düşük zam teklifine ve taşeron çalışmaya karşı 10 ilde 14 depoya yayılan iş bırakma eylemi 23 gün sürdü. Süreç sonunda taşeron sistemine son verilmesi, depo işçilerinin Migros kadrosuna geçirilmesi, ücretlerde ve yan haklarda iyileştirme gibi kazanımlar elde edildi. Ancak bu kazanıma giden süreçte yüzlerce işçi "Kod 49" gerekçesiyle işten çıkarıldı; Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan'ın konutu önündeki protestoda yaklaşık 100 kişi gözaltına alındı.
Kod 49, çalışanın görevlerini ihlal ettiği gerekçesiyşe başvurulan bir tedbir. Bu düzenleme kapsamında işten çıkarılan kişiler tazminat ve işsizlik maaşı gibi haklardan mahrum kalıyor.
Bu örnekler, Türkiye'de işçilerin yalnızca ne talep ettiğini değil, bu talepleri hangi koşullarda dile getirebildiğini de gösteriyor.
Grevden barikata: İşçi hareketinde ne değişti?
Türkiye'de grev hakkı ve işçi eylemleri tarihsel olarak her zaman siyasal iklimle yakından ilişkili oldu. 1960'lar ve 1970'lerde işçi hareketi, üretimi durdurabilen, toplu sözleşme masasında etkili olabilen ve geniş toplumsal karşılığı olan bir güç olarak görünürlük kazandı. Grev, yalnızca bir protesto biçimi değil, işçilerin pazarlık gücünü somutlaştıran temel araçlardan biriydi.
1980 askeri darbesiyle bu alan daraltıldı. Grev hakkı sıkı kurallara bağlandı, sendikal faaliyetler yeniden yapılandırıldı. Sonraki yıllarda özelleştirme, taşeronlaşma, güvencesiz istihdam ve esnek çalışma modelleriyle birlikte örgütlü emeğin pazarlık gücü daha da zayıfladı.
Bugün grev anayasal hak olmaya devam ediyor. Ancak uygulamada büyük ölçüde toplu iş sözleşmesi uyuşmazlıklarıyla sınırlı. Bu çerçevenin dışındaki iş bırakmalar çoğu zaman fiili grev olarak değerlendiriliyor ve yasal koruma dışında kalıyor.
Bu nedenle klasik anlamda üretimi durduran grevlerin yerini giderek fabrika önü nöbetleri, yürüyüşler, kamuoyu kampanyaları, patron konutu önünde protestolar ve açlık grevleri gibi daha görünür ama daha kırılgan eylem biçimleri alıyor.
Veriler ne söylüyor?
Türkiye'de sendikalaşma oranı, işçilerin gerçek pazarlık gücünü anlamak için tek başına yeterli değil. DİSK-AR'ın Ocak 2026 raporuna göre resmi sendikalaşma oranı yüzde 14,5. Ancak kayıtlı ve kayıtsız tüm işçiler dikkate alındığında fiili sendikalaşma oranı yüzde 12,3'e geriliyor.
Daha çarpıcı olan ise toplu pazarlık kapsamı. Rapora göre tüm işçiler içinde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki oran yüzde 9,6; özel sektörde ise yaklaşık yüzde 4,3 düzeyinde. Bu da milyonlarca işçinin sendikal koruma ve toplu pazarlık gücünden yoksun olduğu anlamına geliyor.
Başka bir ifadeyle, Türkiye'de sendikalı olmak her zaman toplu sözleşme kapsamına girmek ya da etkili temsil edilmek anlamına gelmiyor.
Bu nedenle işçilerin hak arama sürecinde sokağa, fiili greve ya da kamuoyu baskısına yönelmesi tesadüf değil.
Bu yıl başka hangi örnekler öne çıktı?
Yılın ilk aylarında yaşanan işçi eylemleri, Türkiye'de hak arama mücadelesinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösterdi. Perakendeden sanayiye birçok işyerinde işçiler ücret, kadro ve çalışma koşulları için sokağa çıktı. Ancak bu eylemler aynı zamanda, Doruk Madencilik ve Migros depo işçilerinin yaşadığı baskıların farklı sektörlerde tekrarlandığını da ortaya koydu.
İzmir Torbalı'daki Temel Conta işçileri yaklaşık bir buçuk yıldır süren grevlerinde yalnızca işverenle değil, kolluk müdahalesiyle de karşı karşıya kaldı. Grevdeki işçilerin evlerine jandarma tarafından ev baskınları düzenlendi ve işçiler gözaltına alındı.
Eğitim sektöründe de tablo farklı değildi. Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri yaklaşık üç aydır toplu iş sözleşmesi ve özlük hakları için grevde. Öğretmenler, ücretler ve çalışma koşullarında uzlaşma sağlanmasına rağmen toplu sözleşmenin resmileştirilmediğini savunuyor.
Tekstil sektöründe Şık Makas işçilerinin direnişi, ücretlerin ödenmemesi ve toplu işten çıkarmalara karşı yürütülen mücadeleyi öne çıkardı. Aylar süren fabrika önü eylemleri sırasında valiliğin yasak kararı mahkeme tarafından hukuka aykırı bulundu; işçi sözcüsü hakkında soruşturma açıldı.
Tüm bu örnekler, işçilerin yalnızca ücret artışı talep etmediğini ortaya koyuyor. Mücadele, aynı zamanda sendikal temsilin tanınması, toplu sözleşme hakkının işletilmesi, işten çıkarılanların geri alınması, taşeron sisteminin kaldırılması, iş güvenliğinin sağlanması ve işverenlerin yasal yükümlülüklerini yerine getirmesi talepleri etrafında şekilleniyor.
Sendikacılar neden hedefte?
Son dönemde sendika yöneticilerine yönelik soruşturma ve tutuklamalarda ise belirli suçlama başlıklarının tekrarlandığı görülüyor. "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamaları, emek alanındaki açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları üzerinden gündeme geliyor.
Bağımsız Maden İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu bu açıdan dikkat çekici bir örnek. Aksu, Nisan ayında Muğla İkizköy'de termik santrale kömür sağlamak için yapılmak istenen madene ve bununla bağlantılı acele kamulaştırmalara direnen yaşam savunucusu Esra Işık'ın tutuklanması üzerine attığı tweetler nedeniyle "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamalarıyla tutuklandı, daha sonra tahliye edildi.
Doruk Maden eylemleri sırasında da Aksu, Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile birlikte birden fazla kez gözaltına alındı. Aksu hakkında yürütülen süreçte sendikal faaliyetler, sosyal medya paylaşımları ve farklı şehirlerde işçi mücadelelerine katılımı tartışma konusu yapıldı.
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen hakkında da benzer biçimde, Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma suçlama konusu oldu. Konuşmasında, "Neden işçiler basın açıklaması veya yürüyüş yapmak istediğinde önüne bu kadar polis diziliyor? Barikatları işçilere değil, patronlara kurun" ifadeleri yer alıyordu.
Mehmet Türkmen, işçilerin yaşadığı hak ihlallerini ve patronların sorumluluğunu dile getirdiği için hedef alındığını savunuyor. Türkmen'in tutuklanmasının ardından başlatılan dayanışma kampanyasında 1.000'i aşkın imza toplandı; Türk-İş, DİSK, KESK ve Birleşik Kamu-İş'e bağlı çok sayıda sendika ve sendikacı kampanyaya destek verdi.
Türkmen, Gaziantep organize sanayi bölgesindeki işçilerin düşük ücretler ve kötü çalışma koşullarına karşı başlattığı eylemlerin valilik tarafından yasaklanmasının ardından 14 Şubat 2005'te de gözaltına alınmış, 36 gün cezaevinde kaldıktan sonra 24 Mart 2025'te tahliye edilmişti.
Bu tablo, sendikalar açısından yalnızca işverenle değil, aynı zamanda adli süreçlerle de mücadele edilmesi gereken yeni bir baskı alanına işaret ediyor.
Sarı sendika tartışması neden büyüyor?
Son dönemde işçi eylemlerinin önemli başlıklarından biri de sarı sendika tartışması. İşçiler, bazı işyerlerinde kendi tercih ettikleri sendikaların değil, işverenin muhatap almak istediği sendikaların öne çıkarıldığını savunuyor.
Migros depo işçileri sürecinde DGD-SEN ile Tez-Koop-İş arasındaki temsil tartışması bu tartışmanın en görünür örneklerinden biri oldu. Depo işçileri ve DGD-SEN, Migros yönetiminin işçilerin örgütlü olduğu sendika yerine Tez-Koop-İş'i muhatap almasını eleştirdi. Tartışmanın merkezinde, işçilerin kendi temsilcilerini seçme hakkının fiilen tanınıp tanınmadığı vardı.
Bu durum, Türkiye'de sendikal örgütlenme tartışmasının artık yalnızca "sendika var mı yok mu" sorusunu aşarak, "işçiler gerçekten kendi temsilcilerini seçebiliyor mu" sorusuna dönüştüğünü gösteriyor.
İşverenin tercih ettiği, daha uyumlu gördüğü ya da pazarlık sürecinde işçi tabanının taleplerini yeterince taşımadığı düşünülen sendikalar, işçiler tarafından "sarı sendika" olarak nitelendirilirken temsiliyet hakkı da yeni bir mücadele alanı olarak öne çıkıyor.
Ekonomik taleplerin ötesine geçen mücadele
2026'nın ilk aylarında işçi mücadelesine ilişkin ortaya çıkan tablo, Türkiye'de emek mücadelesinin yalnızca ekonomik talepler üzerinden okunamayacağını ortaya koyuyor.
Ücret artışı, tazminat, kadro, iş güvenliği ya da toplu sözleşme talepleri; çoğu zaman aynı anda sendikal haklar, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı ile örgütlenme özgürlüğüne ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor.