1. İçeriğe git
  2. Ana menüye git
  3. DW'nin diğer sayfalarına git

Türkiye'nin İran ateşkesinde rolü ne oldu?

9 Nisan 2026

İran savaşında 40 günün ardından ateşkes sağlandı. Savaşa doğrudan taraf olmayan Türkiye bu süreçte nasıl bir politika izledi, Pakistan'ın arabuluculuğundaki ateşkese katkısı ne oldu?

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan görüşme sırasında koltuklarda oturuyor, arkalarında ülkelerinin bayrakları var
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Şubat'ta başlayan savaşta defalarca İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile telefonda görüştü (Arşiv fotoğrafı)Fotoğraf: Murat Gok/Anadolu/picture alliance

ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlayan, İran'ın misillemeleriyle tırmanan savaşın 40'ıncı gününde iki haftalık ateşkes sağlandı. Bölgedeki bu kritik sürecin Türkiye'nin güvenliği, dış politikası ve ekonomisine olası etkileri tartışılıyor.

28 Şubat'ta başlayan savaş farklı etkenlerin devreye girmesiyle klasik bir bölgesel gerilimden çok daha geniş etki yaratmış ve Türkiye'yi de doğrudan etkilemişti.

Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapanması küresel enerji krizine yol açarken, Türkiye'ye yönelen ve İran'dan geldiği belirlenen dört balistik füze NATO sistemlerince düşürüldü. Ankara'nın bu 40 günde en çok korktuğu risk ise savaşın bölgesel yayılma riski taşıması oldu.

Bu kapsamda Türkiye; savaşa doğrudan taraf olmayan bir politika takip ederek, güvenlik ve diplomasi açısından aktif kalmaya çalıştı.

Sonunda da Pakistan'ın arabuluculuğuna, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın telefon diplomasisi ile katkı verdiği iki haftalık kırılgan bir ateşkes ilan edildi.

40 gün Türkiye için nasıl geçti?

Türkiye açısından 40 gün bir taraftan ateşkesi sağlamaya çalışmakla, diğer yandan savaşın aşırı yayılmasını önleme, bölgede istikrar sağlama ve kendisine yönelik riskleri bertaraf etme çabaları içinde geçti.

Türkiye'ye yönelen ve İran'dan atıldığı belirlenen dört füze NATO unsurları tarafından etkisiz hale getirildi Fotoğraf: Morteza Nikoubazl/NurPhoto/picture alliance

TED Üniversitesi Öğretim Üyesi Ahmet Kasım Han, 40 günün "yürek ağızda geçtiğini" belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Çünkü özellikle bu savaşın yarattığı iktisadi sonuçlar Türkiye'nin ekonomik kırılganlığı içerisinde çok ciddi neticeler yaratabilirdi. Bu ateşkesin ardından ben kapsamlı bir barıştansa ancak sürdürülebilir bir ateşkesin mümkün olacağını zannediyorum. Ama o bile Türkiye açısından çok olumlu bir neticedir."

Türkiye Dışişleri Bakanlığı ateşkesin ardından yaptığı ilk açıklamada kararı memnuniyetle karşıladığını belirterek, geçici ateşkesin sahada tam olarak uygulanması gerektiğini vurguladı. Ankara bu kapsamda tüm tarafların varılan mutabakata bağlı kalmasını umduğunu da kaydetti.

"Kalıcı barışa giden yol ancak diyalog, diplomasi ve karşılıklı güvenle mümkün olacaktır" diyen Dışişleri Bakanlığı, İslamabad'da yapılacak müzakerelerin başarıyla sonuçlanması için her türlü desteği vermeyi sürdüreceklerini belirtti.

Öte yandan İran'a karşı sürdürülen savaş ve tarafların birbirlerini yeni nesil füzelerle vurması Türkiye'nin hava savunmasında yerli üretim sistemlere ihtiyacını daha görünür kıldı. NATO'nun güvenlik şemsiyesinin özellikle balistik füzelere karşı koruması İttifak'ın önemini de ortaya koydu.

Savaşın başında Türkiye için büyük risk olarak görülen kitlesel göç ihtimali İran rejiminin çökmemesi ve İranlıların ülkelerini terk etmemesi nedeniyle gerçekleşmezken, İran'daki Kürt ayrılıkçı hareketler de Ankara'nın radarına bir kez daha girdi.

Türkiye "mesaj taşıyıcı" rol mü üstlendi?

Peki Türkiye'nin bu süreçteki rolü nasıl tanımlanabilir ve hangi dengeler gözetildi?

Dışişleri Bakanlığı kaynakları DW Türkçe'nin bu sorularına yanıt vermezken, uluslararası gözlemcilere göre Türkiye bu süreçte "aktif tarafsızlık" içinde oldu ve ateşkesteki rolü mesaj taşıyıcı niteliğindeydi.

Han Türkiye'nin izlediği politika ve ateşkesteki rolü için şu ifadeleri kullanıyor:

"Bu işlerde sadece kimin arabuluculuk yaptığı meselesi değil, ortaya bir anlaşmanın çıkması için hangi zeminin olduğu da önemli. Zemin denince; tarafların karşılıklı tutumları, tezleri, güvenceler, diğer tarafların tavırları, bu tavırların kontrol edilebilirliği, risklerin yönetilebilirliği gibi birçok faktörden oluşan bir müzakere ortamı olur bu tür görüşmelerde. Birileri meselenin liderliğini yapıyor olabilir ama bunun ötesinde bir sinerji oluşması da önemli."

Han, müzakerelerde "çıpa niteliğinde emniyet veren, taraflarla konuşulabilen, görüşmelerin sağlığı bakımından ortamın tadını bozmayacak müzakere ikliminin olmasını sağlayacak" ülkelere ihtiyaç olunduğunu belirterek, Türkiye'nin böyle bir rol oynadığını ifade ediyor.

Bu arada Han, Türkiye'nin doğrudan arabuluculuk pozisyonunda olmamasının önemli nedenlerinden birini İran'ın Bakan Fidan'ın gerginliğin başında ortaya koyduğu İstanbul sürecini reddetmesi olarak gösteriyor.

ABD ile İran arasında 6 Şubat'ta başlayan müzakere sürecinin ev sahipliği son anda İstanbul'dan Umman'ın başkenti Maskat'a kaymıştı.

Han, bundan sonra olayların nasıl cereyan edeceğini tarafların kendi aralarında yapacakları müzakerelerin belirleyeceğini söyleyerek, Türkiye'nin burada da oynayacak bir rolü olduğunu düşünüyor.

Bakan Hakan Fidan, yürüttüğü diplomatik çabalar kapsamında Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan dışişleri bakanları ile birlikte İslamabad'daki toplantıya katıldı (29 Mart 2026)Fotoğraf: Muammer Tan/Turkish Foreign Ministry/REUTERS

Taraflar arasında arabuluculuk yapan Pakistan, Washington ve Tahran'dan heyetleri bu Perşembe ya da Cuma günü "kalıcı bir çözümü" görüşmek üzere İslamabad'a davet etmişti. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada ise Pakistan'da İran ile yapılacak görüşmelerin 11 Nisan'da başlayacağı belirtildi.

Ankara taraflarla nasıl bir ilişki sürdürdü?

Bu arada Türkiye'nin savaşan taraflarla sürdürdüğü ilişkiler de mercek altında.

Savaşın öncesi ve sonrasında Türkiye için ekonomide olumsuz etkilerin yanı sıra kitlesel göç ya da İran'ın parçalanması gibi risklerin söz konusu olabileceği değerlendiriliyordu.

Türkiye ile İran arasındaki tarihi rekabet de bu süreçte öne çıkan bir başka etken oldu.

Han, İran ile ilişkilerdeki temel problemin ve uzun vadeyle ilgili kaygıları besleyen meseleyi "İran'ın bölgedeki ilişkilerini dış müdahalelerden bağımsız bir biçimde toksik hale getiren genel tavrını Türkiye üzerinden de değiştirmiyor olması" şeklinde aktarıyor. Han sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Bu durum bana bu kırılgan barışın sonrasında gelecek sürecin yürütülmesi ve İran'ın bölgede yapıcı, barışçı, bölgenin güvenliğine ve refahına olumlu katkıda bulunan bir aktör olarak ne kadar var olabileceğini de sorgulatıyor."

İran'ın Türkiye'ye karşı "haksız bir şüphecilik" içinde olduğuna dikkat çeken Han, iki ülkenin birbirine "stratejik rakip" olduğunu da anımsatıyor.

Peki ABD ile birlikte İran'a saldıran ve ateşkese rağmen Lübnan'a saldırılarını sürdüren İsrail'in Türkiye ile ilgili tutumu bu 40 günlük süreçte neleri gösterdi?

Savaş boyunca gerek İsrail'den gerekse ABD'deki bazı kesimlerden yapılan yayınlar ve yorumlarda Türkiye, İran'dan sonraki hedef olarak gösterilmişti.

Han, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun güvenilmez ve bütün önceliği kendi ülkesinin iyiliğinden önce kendi siyasi geleceğine veren bir lider olduğuna işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor:

"Dolayısıyla bu tür bir liderin alacağı kararlar her zaman tedirgin edicidir ve kesinliklerden bahsetmek kolay değil. Yani Trump'la ilgili nasıl kesinliklerden bahsetmek çok kolay değilse; burada da aynı durum. Ama eğer İsrail müesses nizamından bahsediyorsak, ben doğrudan askeri bir tehdidin hiçbir surette var olmadığını düşünüyorum."

 

Gülsen Solaker Dış politika ve iç siyasi gelişmeler ağırlıklı olarak 1997’den beri çalışan gazeteci.
Sonraki bölüme git DW Gündemi

DW Gündemi

Sonraki bölüme git Daha fazla DW içeriği